Seda Norçin Demirdaş
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği – ALI Turquie
Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”
6-7 Haziran 2026
Association Lacanien International’ın ana sayfası “Aktarmak, paylaşmak, psikanalizin geleceğini inşa etmek” ile açılıyor. Başlangıç ve son her zaman aktarımdır diyoruz. Charles Mellman’ın bir referansını bu senenin son semineri olan Bir Kimliğin Fetişleştirilmesi sunumunda Angela Jesuino bize aktardı; “Lacan’ı çok sevdim ama onu yemedim diyordu.”
Başka bir ifadesinde ise Mellman; Lacan’ın düşünce çizgisini takip edenler için, Lacan’ın girişimini soyut ve çok zor görünebilecek bir ayrıntılandırmada bulacaksınız çünkü o asla kimseyi memnun etmeyi, baştan çıkarmayı veya ikna etmeyi amaçlamadı; her bir kişiyi kendi haline bıraktı, sunduklarından istediklerini almalarına izin verdi. Her şeyi ayrıntılandırmada bulacaksınız diye ifade ediyor.
Aktarım karşısında alabileceğimiz çeşitli konumlar ortaya çıkıyor yani. Lacan’ın ilk Türkçe çevirilerinden birinde okuduğum ve yankısı zihnimde kalan bir cümle üzerine çalışmak istedim ben de sempozyum için; “Benim öğretim artakalandır” diyordu Lacan; ne demek istemişti? Yıllarca süren seminerlerini hiç tanımadığı ve tanışamayacağı kişilerin bilinçdışlarına güvenerek mi vermişti? Sonra aktarım seminerinde şu cümleyi okudum; aşk, analizde bir aktarım etkisi olarak ortaya çıkar. Aktarım seminerini okuduğumuz süre boyunca pek çok farklı metafor üzerinden çalıştık ve gördük ki; İnsan çoğu zaman kişiye değil, onun temsil ettiği yere âşık olur. Yani aslında Aşk, nesneye değil, nesnenin “içinde varsayılan fazlalığa” yönelir. Bu fazlalığa agalma demek de mümkün; Bu konumu bildiği var sayılan özne konumu üzerinden okumak da. Aşk, sadece bir duygu değil; topolojik bir bağlama işlemidir. Lacanyen psikanalizde aktarım, yapısal bir bilgi konumuna bağlanmadır.
“Aktarım” dediğimiz transfer kelimesi, köken olarak Latinceye dayanır. Latince: transferre
- trans- = “öteye, karşıya”
- ferre = “taşımak, götürmek”. Yani transferre kelimesi tam anlamıyla:
“bir yerden başka bir yere taşımak / aktarmak” demektir.
Daha çok bir şeyin bir yerden başka bir yere taşınması, devredilmesi veya geçirilmesi anlamında kullanılan transfer kelimesi türkçeleşmiş de durumda ancak Türkçe’deki yaygın kullanım alanları genellikle Futbolcu transferi, para transferi, banka transferi, yolcu transferi, veri transferi, embriyo transferi gibi dıştan içe doğru olan alanlarda daha yaygınken;
Aktarım daha çok bilgi, duygu, anlam, kültür veya deneyimin iletilmesi anlamlarında kullanılır. Yaygın kullanım alanları; Bilgi aktarımı, Beceri aktarımı, Kültürel aktarım, Kuşaklar arası aktarım, anlam aktarımı, duygu aktarımı gibi alanlarda kümelenmiştir. Aktarım, en temel anlamıyla “aktarma eylemi veya sonucu” demektir. Fiil olarak Aktar-; bilgiyi aktarmak, parayı aktarmak ve deneyimi aktarmak ifadelerindeki köktür. Bu fiil tarihsel olarak bir şeyi bir yerden başka bir yere geçirmek, taşımak anlamına gelir. Buradan, nakletmek, iletmek, devretmek anlamları gelişmiştir. Türkçedeki sesleri birbirine yakın tanışmak, taşımak, taşınmak kelimelerini de aktarımla olan bu komşulukları üzerinden düşünebiliriz. İsim olarak kullanılan aktar ise; çarşıdaki baharatçı anlamında; aslında köken olarak arapça attar-dan (güzel koku’dan) geliyor olsa da; günlük kullanımda aktara dönüşmüş bir kelimedir. Hem mekan ve hem kişi olarak kullanılan aktar kelimesinde şifanın aktarıldığına dair çağrışımı da var. “aktarım” sözcüğünün içinde bir hareket fikri vardır. Bir şey olduğu yerde kalmaz, bir kaynaktan çıkar ve başka bir yere geçer. Bu nedenle aktarım denildiğinde genellikle üç unsur vardır:
- Bir kaynak
- Bir hedef
- Arada geçen şey
Psikanalitik kullanımında ise aktarım sıradan bir taşıma işleminden daha karmaşık bir simgesel dolaşımı ifade ediyor. Demircilik zanaatinde “haddeden geçmek” diye deyimleşmiş bir ifade var; Türkçe kökenli olan haddini (sınırını) aşmak ile bir ses benzerliği olsa da “haddeden geçmek” arapça kökenli. Hadde, metal işçiliğinde demiri, çeliği veya başka bir metali iki silindir arasından geçirerek inceltmeye ve şekillendirmeye yarayan düzeneğin adı. Bir metal haddeden geçince kaba ve ham hâlinden çıkar, biçim kazanır. “Haddeden geçmek” aslında doğrudan metalin şekillendirilmesi metaforundan gelir. Aktarım öznelerarası bir ilişkinin doğasından kaynaklanır. Simgesel düzen içerisinde, söz ediminden ibaret bir aktarım; mevcut iki varlığın doğasını dönüştüren bir süreçtir.
Aşk, bilgiye duyulan arzuya dönüşür. Yani aşk, jouissance’ı tamamen yok etmez, onu arzuya bağlayarak düzenler. Lacan’ın ifadesi ile; “aşk, arzunun hakikatini yanlış tanımadır.” Aşk artık “his” değil, konumlandırma yanılgısıdır.
Aktarımın Düğümlenmesi Üzerine Bazı Notlar metninde Michel Jeanvoine;
“Gerçekten de ne tuhaf bir olgudur: konuştuğun kişiyi sevmeye başlamak” diye başlamış sözlerine; bizde de kültürel olarak özellikle kuşak farkı olduğunda; sevgilin var mı diye sorulamadığında, aynı soru ve konum için konuştuğun biri var mı diye kullanılıyor.. Konuştuğun biri var mı? Konuşma sevgi talebidir diyoruz; her konuşan duyulmak ister. Peki aşkın doğasında kulağa ne makul gelir? Bunu engelleyen bir topoloji noktası vardır diye söylüyor Lacan. Aktarım da açık olan bu boşluk sayesinde işliyor.
Platon Şölen’de Sokrates’in yerine başka birini, Diotima’yı konuşturuyor. Aktarım, Başkasını konuşturma meselesi aslında.. Aşk bilgelik ile cehalet arasında bulunur; der Diotima; cahile bilgeliği sevdirmeye çalışır. Psikanalitik bilgi mutlak cehalettir; ama onu yerine yerleştirmeniz cehaletinizi maharet seviyesine taşımanız haddeden geçirmenizi gerektirir. Simgesel koordinatların öncelikli oluşu speküler imgenin tanınmasına olanak verir. Sevmek sevilmeyi istemektir. Seven olmak için kayıpla ilgisi olması lazım. Lacan durmaksızın devam eden ve çoğalan insan arzularını, “olmak istemenin metonimisi” olarak niteler. Metonimik yer değiştirmeler her yeni istemede vardır.
Aşk bir anlamda aktarımın kendisi gibi hareket aslında, dolambaçlı bir yol. Aşk biraz da bilinmez, bilinemez bir şey.. Aşk nesneyi sonsuza kadar elinde tutma arzusudur..aşk ölümsüzlüğü arzulamaya mecburdur. Aşk’ın sonsuzluk iddiası vardır; çünkü eksiğe arzu kadar bağlı değildir.
Aktarımda duyulan şey de çoğu zaman doğrudan söylenen değil, Başka’nın söyleminden geri dönen bir yankıdır.
Türkiye’de sevgi neydi? diye sorulduğunda kollektif olarak aktarım etkisi yüksek olduğunu düşündüğüm bir film sahnesindeki “sevgi neydi sevgi emekti” repliği çağrışımının olma olasılığı çok yüksek. “Sevgi neydi? Sevgi emekti.” sözü, Türkiye’de bir film repliğinin çok ötesine geçerek kültürel belleğin parçası hâline gelmiştir. Bir transfer nesnesi olan; kamyon üstü yazılarında da sık sık karşımıza çıkar. Film de bu soru; bir iç ses gibi işlenmiştir; konuşma olmadan duyulan bir ses olarak..
Selvi Boylum Al Yazmalım eseri 1970’te yazılmış olmasına rağmen, aşkı romantik bir birleşme olarak değil, eksiklik, seçim, sadakat ve arzu çatışması üzerinden işlemesi nedeniyle günümüze kadar taşınmış bir eserdir. Selvi Boylum Al Yazmalım (1977), romantik melodram türünde değerlendirilen; önemli bir Türk sineması klasiğidir. Film, kırsal bir toplumsal yapı içerisinde aşk, arzu, bağlılık, fedakârlık ve seçim temalarını merkezine alan bir anlatıdır. İlyas’ın kamyonunun çamura saplanmasından sonra Asya’nın yardım etmesi ile başlayan tutkulu aşk, başka biri ile evlendirilme arifesindeki Asya’nın İlyas ile evlenmesi ile sürer bu evlilikten Samet adında bir oğulları olur; ancak ilişkinin içinde zamanla ihanet, hayal kırıklığı ve terk edilme deneyimleri ortaya çıkar. Asya, küçük oğluyla birlikte yaşam mücadelesi verirken hikayeye geçmişinde kayıpları olan başka bir adam Cemşit dahi olur ve sunduğu güven, emek ve istikrarla karşılaşır bu ilişkide Asya. Yıllar sonra İlyas yine bir kaza ile ortaya çıkar ve Asya yalnızca iki erkek arasında değil, aynı zamanda arzu ile güven, tutku ile sorumluluk, geçmiş ile şimdi arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Filmin finalinde sahnede sadece kamyon, İlyas, Samet ve Cemşit varken; Samet’in baba diye Cemşit’e koşmasının ardından Asya’nın verdiği karar, aslında aşkın ne olduğu sorusunu romantik bir idealden çıkarıp öznenin arzusu, eksikliği, bağlılık biçimleri ve simgeselle ilişkili konumlanışı üzerinden yeniden düşünmeye alan açar.
Hikâyenin yazarı Cengiz Aytmatov’dur. Aytmatov, Kırgızistan coğrafyasının, bozkırlarının ve özellikle Tanrı Dağları kültürel dünyasının yazarıdır. Bu yüzden bu eserle ilgi bazı yazılarda: “Tanrı Dağları’nda doğup evrensele ulaşan hikâye” ifadesi kullanılır. Kastedilen film mekânı değil, hikâyenin ruhunun ve edebi kökeninin Tanrı Dağları coğrafyasından çıkmış olmasıdır. Sembolik açıdan daha da ilginç olan Aytmatov’un eserlerinde Tanrı Dağları sadece bir manzara değildir. Dağ; kaderi, ayrılığı, yolu, bekleyişi, insanın kendi yazgısıyla karşılaşmasını taşıyan bir mekândır.
Selvi Boylum Al Yazmalım’da da İlyas’ın kamyonu, yollar, geçitler, köprüler ve dağ yolları tesadüf değildir. Hikâye sürekli hareket, uzaklaşma ve geri dönüş etrafında döner.
Filmdeki soru yalnızca “sevgi neydi? Sevgi emekti” değil. Filmin asıl meselesi aşkın kime yöneldiğinden çok, arzunun hangi artakalan etrafında örgütlendiğinin üzerindedir.
Sevgi neydi? Sevgi nedir değil.. geçmişe dair bir vurgu eki var.. apre coue bir söylem olarak da duyuluyor.
Transferdeki alametifarika; artakalan. Lacan için artakalan: Simgeselleştirmenin başarısızlığa uğrattığı, fakat tamamen ortadan kaldıramadığı şeydir. Filmin sonunda “Asya kimi seçti?” den daha önemlisi Asya hangi eksiklikle yaşamayı seçiyor? sorusudur. “Asya’nın, 1 kadının, seçiminden sonra geriye ne kaldı?” Öznenin hakikati tam da bu artakalanda, aktarımın alametifarikasında belirir.
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie
Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert
6-7 Juin 2026
Le Reste, Trait Distinctif Du Transfert*
Seda Norçin Demirdaş
*Traduit à partir du texte original de l’intervention au colloque par Sezin Aydoğ et Melis Hürdana.
La page d’accueil de l’Association Lacanienne Internationale s’ouvre sur « Transmettre, échanger, construire l’avenir de la psychanalyse ». Nous disons que le début et la fin sont toujours le transfert. Angela Jesuino nous a transmis une référence de Charles Melman lors de sa présentation intitulée « La fétichisation d’une identité », qui était le dernier séminaire de cette année ; « J’ai beaucoup aimé Lacan, mais je ne l’ai pas mangé, disait-il ».
Dans une autre expression, Melman déclare ; pour ceux qui suivent la ligne de pensée de Lacan, vous trouverez l’entreprise de Lacan dans une élaboration qui peut sembler abstraite et très difficile, car il n’a jamais cherché à plaire, à séduire ou à convaincre quiconque ; il a laissé chacun à lui-même, lui permettant de prendre ce qu’il voulait de ce qu’il offrait. Vous trouverez tout dans l’élaboration, exprime-t-il.
Diverses positions face au transfert s’offrent donc à nous. Pour le colloque, j’ai voulu travailler sur une phrase lue dans l’une des premières traductions turques de Lacan et dont l’écho est resté dans mon esprit ; « Mon enseignement est le reste », disait Lacan ; qu’avait-il voulu dire ? Avait-il donné ses séminaires qui ont duré des années en faisant confiance à l’inconscient de personnes qu’il ne connaissait pas et ne pourrait jamais rencontrer ? Plus tard, dans le séminaire sur le transfert, j’ai lu cette phrase ; l’amour émerge dans l’analyse comme un effet de transfert. Tout au long de notre lecture du séminaire sur le transfert, nous avons travaillé à travers de nombreuses métaphores différentes et nous avons vu que ; l’être humain tombe amoureux, la plupart du temps, non pas de la personne, mais du lieu qu’elle représente. C’est-à-dire qu’en réalité, l’amour ne s’oriente pas vers l’objet, mais vers « l’excès supposé au-dedans » de l’objet. Il est également possible d’appeler cet excès agalma ; ou de lire cette position à travers la position du sujet supposé savoir. L’amour n’est pas seulement un sentiment ; c’est un processus de nouage topologique. Dans la psychanalyse lacanienne, le transfert est un attachement à une position structurale de savoir.
Le mot « transfert », que nous appelons « aktarım » en turc, repose à l’origine sur le latin. Latin : transferre
- trans- = « au-delà, en face »
- ferre = « porter, emmener ». C’est-à-dire que le mot transferre signifie littéralement : « porter / transférer d’un lieu à un autre ».
Utilisé plutôt dans le sens de porter, céder ou transmettre quelque chose d’un endroit à un autre, le mot transfert est également passé dans l’usage courant du turc, mais alors que ses domaines d’utilisation courants en turc sont généralement plus répandus dans les domaines allant de l’extérieur vers l’intérieur comme le transfert de footballeur, le transfert d’argent, le transfert bancaire, le transfert de passagers, le transfert de données, le transfert d’embryons ;
« Aktarım » est plutôt utilisé dans les sens de transmission de connaissance, de sentiment, de signification, de culture ou d’expérience. Ses domaines d’utilisation courants sont regroupés dans des domaines tels que le transfert de connaissance, le transfert de compétences, le transfert culturel, le transfert intergénérationnel, le transfert de signification, le transfert de sentiment. « Aktarım », dans son sens le plus fondamental, signifie « l’acte ou le résultat de transférer ». En tant que verbe, « aktar- » est la racine dans les expressions transférer la connaissance, transférer l’argent et transférer l’expérience. Ce verbe signifie historiquement faire passer, porter une chose d’un lieu à un autre. De là, les sens de transmettre, véhiculer, léguer se sont développés. Nous pouvons également penser aux mots « tanışmak » (se connaître), « taşımak » (porter), « taşınmak » (déménager), dont les sons en turc sont proches les uns des autres, à travers cette proximité qu’ils ont avec l’« aktarım ». Quant à « aktar », utilisé comme nom, il désigne l’herboriste du marché ; bien qu’à l’origine il vienne de l’arabe attar- (de la bonne odeur), c’est un mot qui s’est transformé en « aktar » dans l’usage quotidien. Dans le mot « aktar », utilisé à la fois comme lieu et comme personne, il y a aussi l’évocation du fait que la guérison est transférée. Dans le mot « aktarım », il y a une idée de mouvement. Une chose ne reste pas là où elle est, elle part d’une source et passe à un autre endroit. Pour cette raison, lorsqu’on parle d’« aktarım », il y a généralement trois éléments : une source, une cible et ce qui passe entre les deux.
Dans son usage psychanalytique, le transfert exprime une circulation symbolique plus complexe qu’un simple processus de transport. Il existe une expression devenue idiomatique dans l’art de la forge : « haddeden geçmek » (passer par la filière) ; bien qu’il y ait une ressemblance sonore avec « haddini (sınırını) aşmak » (dépasser ses limites) qui est d’origine turque, « haddeden geçmek » est d’origine arabe. Hadde (filière) est le nom du dispositif qui, dans le travail des métaux, sert à amincir et à façonner le fer, l’acier ou un autre métal en le faisant passer entre deux cylindres. Lorsqu’un métal passe par la filière (hadde), il sort de son état brut et grossier, il acquiert une forme. « Hadden geçmek » vient en fait directement de la métaphore du façonnage du métal. Le transfert provient de la nature d’une relation intersubjective. Au sein de l’ordre symbolique, un transfert consistant en un acte de parole est un processus qui transforme la nature de deux êtres présents.
L’amour se transforme en désir de savoir. C’est-à-dire que l’amour ne détruit pas complètement la jouissance, il la régule en la liant au désir. Selon l’expression de Lacan ; « l’amour est la méconnaissance de la vérité du désir ». L’amour n’est plus un « sentiment », mais une erreur de positionnement.
Dans le texte Notes sur le nouage du transfert, Michel Jeanvoine a commencé ses propos en disant : « En effet, quel étrange phénomène : commencer à aimer la personne avec qui tu parles » ; chez nous aussi, culturellement, surtout lorsqu’il y a une différence de génération et que l’on ne peut pas demander “as-tu un amoureux/une amoureuse ?”, on utilise pour la même question et la même position “y a-t-il quelqu’un avec qui tu parles ?”. Y a-t-il quelqu’un avec qui tu parles ? Nous disons que la parole est une demande d’amour ; quiconque parle veut être entendu. Alors, qu’est-ce qui semble raisonnable à l’oreille dans la nature de l’amour ? Lacan dit qu’il y a un point de topologie qui empêche cela. Le transfert fonctionne également grâce à ce vide qui est ouvert.
Dans Le Banquet, Platon fait parler quelqu’un d’autre à la place de Socrate, Diotime. Le transfert, c’est en fait l’affaire de faire parler l’Autre… L’amour se trouve entre la sagesse et l’ignorance, dit Diotime ; elle essaie de faire aimer la sagesse à l’ignorant. Le savoir psychanalytique relève d’une ignorance radicale ; mais le mettre à sa place, élever votre ignorance au niveau de l’habileté exige que vous passiez par la filière (hadde). La primauté des coordonnées symboliques permet la reconnaissance de l’image spéculaire. Aimer, c’est vouloir être aimé. Pour être aimant, il faut avoir un rapport avec la perte. Lacan qualifie les désirs humains, qui continuent sans cesse et se multiplient, de « métonymie du vouloir-être ». Les déplacements métonymiques existent dans chaque nouvelle requête.
L’amour est en un sens un mouvement comme le transfert lui-même, un chemin détourné. L’amour est aussi une chose un peu inconnue, incognoscible… L’amour est le désir de retenir l’objet pour toujours… l’amour est obligé de désirer l’immortalité. L’amour a une prétention à l’éternité ; car il n’est pas lié au manque autant que le désir.
Ce qui est entendu dans le transfert n’est pas non plus, la plupart du temps, ce qui est dit directement, mais un écho qui revient du discours de l’Autre.
Lorsqu’on demande « qu’était l’amour ? » en Turquie, il y a une très forte probabilité qu’il y ait collectivement l’association de la réplique « qu’était l’amour, l’amour était effort » issue d’une scène de film dont je pense que l’effet de transfert est élevé. La phrase « Qu’était l’amour ? L’amour était effort. » est devenue, en Turquie, une partie de la mémoire culturelle en allant bien au-delà d’une réplique de film. En tant qu’objet de transfert, on la rencontre souvent aussi dans les inscriptions sur les camions. Dans le film, cette question est également traitée comme une voix intérieure ; comme une voix entendue sans qu’il y ait de parole…
Bien que Selvi Boylum Al Yazmalım ait été écrite en 1970, c’est une œuvre qui s’est transportée jusqu’à nos jours du fait qu’elle traite l’amour non pas comme une union romantique, mais à travers le manque, le choix, la fidélité et le conflit du désir. Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) est un classique important du cinéma turc, évalué dans le genre du mélodrame romantique. Le film est un récit qui place au centre les thèmes de l’amour, du désir, de l’attachement, du sacrifice et du choix au sein d’une structure sociale rurale. L’amour passionné, qui commence par l’aide d’Asya après que le camion d’İlyas s’est embourbé, se poursuit par le mariage d’Asya avec İlyas alors qu’elle était sur le point d’être mariée à un autre ; de ce mariage naît un fils nommé Samet ; cependant, au sein de la relation, des expériences de trahison, de déception et d’abandon émergent avec le temps. Alors qu’Asya mène un combat pour la vie avec son jeune fils, un autre homme ayant des pertes dans son passé, Cemşit, s’intègre à l’histoire, et Asya rencontre la sécurité, l’effort et la stabilité qu’il offre dans cette relation. Des années plus tard, İlyas réapparaît à la faveur d’un nouvel accident et Asya se trouve obligée de faire un choix non seulement entre deux hommes, mais aussi entre le désir et la sécurité, entre la passion et la responsabilité, entre le passé et le présent. À la fin du film, alors qu’il n’y a sur la scène que le camion, İlyas, Samet et Cemşit ; la décision prise par Asya après que Samet a couru vers Cemşit en l’appelant “papa”, ouvre en fait un espace pour repenser la question de savoir ce qu’est l’amour, en la sortant d’un idéal romantique pour la situer à travers le désir du sujet, son manque, ses modes d’attachement et son positionnement par rapport au symbolique.
L’auteur de l’histoire est Tchingiz Aïtmatov. Aïtmatov est l’écrivain de la géographie, des steppes du Kirghizistan et particulièrement du monde culturel des monts Tian Shan. C’est pourquoi, dans certains écrits concernant cette œuvre, on utilise l’expression : « L’histoire née dans les monts Tian Shan et qui atteint l’universel ». Ce qui est visé n’est pas le lieu du film, mais le fait que l’esprit et l’origine littéraire de l’histoire soient sortis de la géographie des monts Tian Shan. Plus intéressant encore d’un point de vue symbolique, dans les œuvres d’Aïtmatov, les monts Tian Shan ne sont pas seulement un paysage. La montagne est un espace qui porte le destin, la séparation, le chemin, l’attente, la rencontre de l’homme avec son propre sort.
Dans Selvi Boylum Al Yazmalım également, le camion d’İlyas, les routes, les cols, les ponts et les chemins de montagne ne sont pas un hasard. L’histoire tourne continuellement autour du mouvement, de l’éloignement et du retour.
La question dans le film n’est pas seulement « qu’était l’amour ? L’amour était effort ». Le véritable enjeu du film porte moins sur la personne vers qui l’amour s’oriente que sur le reste autour duquel le désir s’organise.
Qu’était l’amour ? Non pas qu’est-ce que l’amour… il y a un suffixe d’insistance relatif au passé… Cela s’entend aussi comme un discours après-coup.
L’alametifarika dans le transfert; le reste. Pour Lacan, le reste est : ce que la symbolisation a fait échouer, mais qu’elle n’a pas pu faire disparaître complètement. À la fin du film, la question « qui Asya a-t-elle choisi ? » est moins importante que la question « avec quel manque Asya choisit-elle de vivre ? ». « Que reste-t-il après le choix d’Asya, d’une (1) femme ? » La vérité du sujet apparaît précisément dans ce reste, dans l’alametifarika du transfert.

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.