Felek Yoğan
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği – ALI Turquie
Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”
6-7 Haziran 2026
Felek Yoğan
Herkese merhabalar. Bugün “Transfer nerede başlar?” başlıklı konuşmam üzerinden transfer konusuna değinmeye çalışacağım. Bu konudan bahsederken biraz kendi deneyimlerimi örnek olarak kullanacağım.
Bu konuşma için hazırlanırken aklımda dönen sorulardan birisi şuydu: Neden bir analizan adayı birçok analist arasından bir kişiye doğru çekilir ve ona başvurur? Bu başvuruyu hangi yolla, hangi kelimelerle kurar? Örneğin, analizlerine başlamak isteyen kişiler bana mail yollayarak ulaşabiliyor ve şimdiye kadar birbirinden çok farklı yapıda mailler aldım. Bu maillerden bazılarında ilginç bir şekilde sadece şu vardı: “Merhaba, ücret bilgisi alabilir miyim?” Bu kadar. Başka hiçbir bilgi yok.
Ya da dikkatimi çeken bir diğer nokta, birkaç mailde isim ya da soy isim yazmıyordu. E-mail adresinden isim soy isim anlamaya çalıştığım, “Acaba bu kişinin ismi bu olabilir mi” diye tahmin yürüttüğüm anlar oldu. Birkaç mailde hem isim soy isim yazmıyordu hem de mail adresinden isim anlaşılmıyordu, yani mail adresinde rastgele harfler kullanılmıştı. Fakat bunun yanı sıra “Merhaba analizime başlamak istiyorum, randevu alabilir miyim?” gibi çok kısa bir şekilde yazılmış mailler de aldım. Veya ilk yollanan mailde çok uzun bir anlatımla, “Ben şu kişiyim, şu ana kadar şunu yaşadım, şu kadar psikologla görüştüm, şu sorunum var, analizanınız olmak istiyorum” gibi uzun uzun maillerin geldiği de oldu. Çoğu mail “merhaba” ile başlıyordu. Bazıları ise “Merhaba Felek Hanım” ya da “Merhaba Felek hocam” diye başlıyordu.
Kendi deneyimlediğim bu örnekler bana şunu düşündürdü: Acaba transfer henüz analizan adayı ve analist reel olarak karşılaşmadan önce kuruluyor olabilir mi?
Birçok zaman kendi deneyimimi baz aldığımda ben bana gelen kişileri tanımıyor oluyorum. Yani daha önce o kişilerle hiç karşılaşmamış oluyorum.
Fakat gelen kişiler analistlere dair bir şeyler bilerek geliyorlar. İsimlerini biliyorlar. Belki mesleki geçmişlerini biliyorlar ya da mesela bir yazılarını okuyor oluyorlar. Belki sosyal hayatta bir yerde karşılaşıyorlar, bir arkadaşları aynı psikanalistle sürecine başlamış oluyor ve oradan bir şeyler duyarak, imajinerlerinde kurarak o analistle iletişime geçiyorlar. Böyle olunca, henüz analizan adayı ve analist arasında reel karşılaşma olmadan aslında analizan adayı için analistle bir karşılaşma oluyor ve oralarda imajiner düzeyde analizan adayı için belki de bir transfer başlıyor.
Dolayısıyla, analizan adayı bir analiste başvurduğunda bu başvuru esnasında kullandığı kelimeler önemli olsa gerek. Acaba orada kullanılan kelimeler birer gösteren gibi işliyor olabilir mi? Analizan adayının analistle kurduğu ilk iletişimde kullandığı kelimeler analistin kulağında bir yer ediniyor, bir yer bırakıyor olsa gerek. Örneğin, hocam olarak mı hitap ediyor, hanım olarak mı hitap ediyor? Bir dil sürçmesi mi yapıyor? Neyi vurguluyor? Bütün bunlar analizan adayının kurduğu transfer ilişkisindeki o ilk işaretler, analiz sahnesine sunulan puzzle’ın ilk parçaları gibi belki düşünülebilir.
Analize başvuru biçimlerinin çeşitliliği, aslında kişinin kendi kelimeleriyle ve semptomuyla kurduğu ilişkinin yansımasıdır. Analize yönelmek, bir düzeyde kişinin kendi semptomunun ve kelimelerinin içinde sıkışmasıyla başlar. Analiz, belki bir anlamda, öznenin kendi dilinde acı çektiği için sözlerinin yankı bulabileceği bir yere başvurmasıdır. Bu süreç, öznenin kendi dilinden Büyük Başka’nın diline doğru yönelmesi olarak anlaşılabilir. Bu yapısal değişim analitik çerçevede şu şekilde vurgulanabilir: “Kişi, Büyük Başka’nın dilini öğrenmeye hazırlanır, çünkü kendi dilinde acı çekmektedir ve bu dil değişimi, analitik deneyimden itibaren kavrandığı haliyle aşk olarak tanımlanabilir” [1].
İnsanın arzusu dilden geçer. Kelimeler nesneleri tam olarak karşılamaz; her gösteren ancak bir başka gösterene işaret ederek anlam kazanır ve bu sürekli kayma hareketi öznenin içinde kapanmaz bir eksiklik (manque) bırakır. Analize başvuru da bu eksikliğin ve kapanmayan sorunun bir adrese yönelmesidir. Bu nedenle başvuru anında kullanılan kelimeler, yalnızca pratik bir bilgi alışverişi olarak düşünülemez; öznenin talebinin nasıl kurulduğuna dair de bir şeyler taşır. Birinin yalnızca “ücret bilgisi alabilir miyim?” demesi ile bir başkasının uzun uzun kendisini ve şikâyetini anlatması aynı şey değildir. Aynı şekilde kişinin adını-soyadını yazması ya da yazmaması, nasıl hitap ettiği, neyi öne çıkardığı ve neyi hiç söylemediği de öznenin talebinin nasıl kurulduğuna dair bir şeyler düşündürür.
İlk başta sorduğum soruya geri döneceğim. Yani bir analizan adayı birçok başka analiste başvurabilecek iken neden özellikle “o” kişiye başvuruda bulunur? Niçin o kişiyi seçer, o kişideki neye yakalanır? Transfer seminerinde geçen “agalma” kavramı bu soruya ışık tutuyor.
Transfer seminerinde Lacan, agalma’yı objet petit a ile yakından ilişkilendirir. Objet petit a arzuyu harekete geçiren neden olarak çalışırken, agalma bu nedenin transfer sahnesinde analistte saklı, değerli ve çekici bir şey gibi belirmesidir. Agalma, öznenin Büyük Başka’da saklı olduğunu varsaydığı, dışarıdan bakıldığında gizli kalan ama onu kendine çeken değerli şeydir. Lacan’ın agalma’yı “tanrı tuzağı” olarak adlandırması da bu yakalayıcı boyutu gösterir [2].
Bir analizan adayı bir analiste yöneldiğinde de bazen benzer bir şey olur. Analistin ismi, unvanı, kullandığı bir kelime, yazdığı bir metin ya da onun hakkında duyulmuş bir şey analizan adayı için bir anlığına parlayabilir. Analizan, analistin şahsında kendi arzusunu ilgilendiren, değerli olduğunu varsaydığı bir şey bulunduğunu düşünebilir. Bu yüzden analist, yalnızca başvurulan bir kişi konumunu aşar; onda saklı olduğu varsayılan bir değer, bir bilgi ya da bir arzu nesnesi üzerinden transferin adresi haline gelir. Lacan’ın ifadesiyle burada söz konusu olan, “İçinde tam olarak ne olduğunu pek bilmediğimiz ama kesinlikle değerli olan şeyler… analistte var olduğu varsayılan şey” [3].
Agalma’nın etkisini daha somut düşünmek için Lacan’ın Şölen okumasındaki Sokrates ve Alkibiades sahnesine burada kısaca bakabiliriz. Şölen’in sonlarına doğru Alkibiades sarhoş halde gelir ve Sokrates’ten söz eder. Sokrates’i dış görünüşüyle çirkin, kaba, hatta tuhaf bir figür gibi tarif eder; ama onun içinde çok değerli, tanrısal bir şey saklı olduğunu söyler [4]. Yani Alkibiades için Sokrates’in içinde bir agalma vardır.
Alkibiades bu gizli hazineye ulaşmak ister. Sokrates’te kendisini çeken, onda saklı olduğunu düşündüğü değerli şeyi elde etmek ister. Ama Sokrates bu talebe beklenen biçimde cevap vermez. Kendisine atfedilen o değerli nesne konumuna yerleşmez; Alkibiades’in arzusunu kendi üzerinde kapatmaz. Tam tersine, Alkibiades’in arzusunun başka bir yere yöneldiğini gösterir.
Bu sahne analistin konumunu düşünmek için önemlidir. Analizan adayı da analiste yöneldiğinde onda bir şey varsayabilir: bir bilgi, bir cevap, bir değer…. Fakat analist, kendisine atfedilen bu şeyin sahibi gibi davranmaz. Sokrates’in Alkibiades karşısında yaptığı gibi, bu büyülenmeyi kendi üzerinde kapatmaz. Böylece mesele, analistin gerçekten neye sahip olduğundan ziyade, analizanın onda neyi varsaydığına ve bu varsayımın onun arzusunda nasıl bir yer tuttuğuna doğru kayar.
Bu varsayım her zaman açıkça dile getirilmez. Çoğu zaman kişi neden özellikle o analiste yöneldiğini daha gündelik, daha anlaşılır nedenlerle açıklar. Tıpkı aşk ilişkilerinde birine doğru çekilmemiz ve niye çekildiğimizi bazen bildiğimizi sanmamız gibi. İşte saçı güzeldir, gözü güzeldir, ona güzel bakmıştır gibi açıklamalar yapılır. Burada kendi deneyimlerimi baz alarak bir parantez açabilirim. Ön görüşme yaptığımda, bazen gelen kişiler neden bana başvurduklarını açıklayabiliyorlar. Örneğin, “deneyiminizden dolayı geldim”, “bir yazınızı okuduktan sonra geldim” diyenler oldu. Bir keresinde şöyle bir şey söylenmişti mesela “fotoğrafınızı gördüm çok güven verdi”. Klasik olarak “bir arkadaşım size geliyordu, ben de oradan duydum geldim” diyenler oldu.
Bunlar asıl olarak geliş nedeninin rasyonelleştirilmesidir. “Size geldim çünkü şu nedenden dolayı geldim” şeklindeki bu ifadeler, o aşk ilişkilerindeki “senden hoşlanıyorum çünkü nedeni bu” diyen rasyonel açıklama gibidir. Analizde yapılan o açıklama da rasyonel bir açıklamadır ama aslında biliyoruz ki birine çekiliyoruz; hayatta sürekli olarak birilerine doğru çekiliyoruz. Neden çekiliyoruz? Orası soru işareti. O çekildiğimiz kişi de bizi yakalayan, agalma dediğimiz bir şey var belli ki. Lacan’ın ifadesiyle, “Kısacası, eğer bu nesne sizi tutkuyla bağlıyorsa, bunun nedeni içinde gizlenmiş bir arzu nesnesinin, yani agalmanın olmasıdır” [5]. Analize başvuru, sıradan bir hizmet alımından ziyade, aşk ilişkilerinin başlangıcına benzeyen bir özellik taşır. Transfer seminerinin ilk sayfasında şu cümle geçer: “Analitik deneyimin başlangıcında, hatırlayalım, aşk vardı” [6]
“Bir analizan adayı birçok başka analiste başvurabilecek iken neden özellikle “o” kişiye başvuruda bulunur” sorusuna transfer seminerinde de kullanılan “bildiği varsayılan özne” kavramı üzerinden de bakabiliriz. Analizan adayı “o” analiste başvurur, çünkü onda değerli bir bilgi olduğunu varsayar. O kişi ona yardımcı olabilecek, onu anlayabilecek, onu analiz edebilecek gibi bir bilgi varsayımı. Yani daha belki de analizan adayı analist ile reel olarak karşılaşmadan önce analisti kendi arzusunun, semptomunun hakikatine dair bir şeyler bildiği varsayılan özne konumuna yerleştirir. Bunu şöyle formüle edebiliriz: “Benim hakkımda, benim bilmediğim bir şeyi bu analist bilebilir.” Burada önemli olan, analizan adayının analisti bu konuma yerleştirmesidir. Analist, analizan adayı için, artık yalnızca bir kişi olmaktan çıkar; Büyük Başka’nın alanında özel bir adres haline gelir.
Günlük hayatta insanlar karşılıklı bir diyalog içinde konuşurlar. Analist ise analizanın karşısında, söylemin saf bir şekilde yöneltildiği bir boşluk işlevi görür. Transferin analitik eyleme dönüşmesi, analistin analizanın anlattığı hikâyeleri anlamla doldurmasından çok, yapısal bir boşluk açmasıyla başlar. Psikanalizin doğuşunda da bu boşluk ve dinleme meselesinin önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, histeriklerin Freud’a bir bakıma “Susun! Bırakın konuşalım!” demesi ve Freud’un da susması gerekmiştir. İşte o zaman bu transfer etkisi ortaya çıkmıştır: “…histeriklerin Freud’a yardım edip ona şunu söylemeleri gerekti: ‘Susun! Bırakın konuşalım!’, ve onun da susması gerekti. İşte o zaman bu transfer etkisi ortaya çıktı.” [7]
Freud’un o gün hastalarına alan açmak için büründüğü sessizlik, günümüzde analitik çerçevenin merkezinde yer alır ve analizanın günlük hayattaki karşılıklı sohbet beklentilerini kesintiye uğratarak onu doğrudan kendi Büyük Başka’sı ile baş başa bırakır. Herhangi birine bir şey anlattığımızda karşımızdakinden bir onay, bir sevgi, bir tavsiye ya da bizi anladığına dair bir işaret bekleriz. Analist ise analizanın bu beklentilerini, bu sevgi ve onay taleplerini havada bırakır. Tıpkı Platon’un Şölen diyaloğunda Sokrates’in, kendisine aşkla yönelen ve ondan bir karşılık bekleyen Alcibiades’e o beklediği nesne olmaktan bütünüyle kaçınıp onu kendi gerçek arzusuyla yüzleştirmesi gibi, analist de analizanın bu narsisistik beklentilerini karşılamaz. Analistin buradaki asıl görevi, o sessizliği koruyarak, analizanın ısrarlı ‘taleplerini’ kendi ‘arzusuna’ dönüştürebileceği o yapısal boşluğu yaratmaktır.
Analizan adayı çoğu zaman “Benim bir semptomum var, bu geçsin” talebiyle gelir. Analist, beklentileri karşılayan efendi konumuna yerleşmediğinde, özne eski kalıplarının dışına itilir. Analizan adayı çevresinin ondan ne beklediğini bilebilir ancak analistin ondan ne beklediğini bilemez. Analistin sessizliği karşısında özne kendi varoluşsal eksiğini hissettiği o yakıcı soruya çarpar: “Che vuoi? (Benden ne istiyor?)” [8]. Analist, bu boşluğu koruyarak analizanın narsisistik aynalardan sıyrılıp kendi eksikliğiyle yüzleşmesini sağlar.
Bir diğer konu ise Charles Melman’ın L’homme sans gravité kitabında belirttiği üzere, günümüzde psikanaliz de tüketim kültürünün ve pazar ekonomisinin dinamiklerinden payını alıyor. Bu durum, zaman zaman, analiste başvurma biçimlerine de yansıyor. Kişi bazen sanki marketten bir ürün seçer gibi analist seçmeye çalışabiliyor. Birkaç kişiyle ön görüşme yapıyor, ücretleri karşılaştırıyor vs. Kendi deneyimlerime baktığımda “Başka biriyle daha ön görüşme yaptım, karar vereceğim” ya da “Başka biriyle de görüşme randevum var” diyen kişiler oldu. Sanki kişi bir yandan sizi seçiyor, bir yandan eliyor, bir yandan da başka seçeneklerle karşılaştırıyor. Fakat analitik açıdan asıl soru burada başlıyor: Bu karşılaştırmaların içinde özne neye tutunuyor? Hangi kelime, hangi imaj, hangi unvan, hangi ücret, hangi tavsiye onun için bir anlam kazanıyor?
Charles Melman, çağdaş dünyadaki bu durumu “transferin kolektif tasfiyesi” olarak adlandırır: “…bir tasfiyeye –analitik terimlerle söylersek transferin kolektif bir tasfiyesine– tanık oluyoruz… Artık ne otorite, ne referans, ne de tutunacak bir bilgi kaldı…” [9].
Fakat her ne kadar günümüzde seçme şansı çok olsa da, insanlar marketten gidip bir ürün alır gibi analist seçiyor olmaya çalışsa da, günün sonunda eğer bir analizan-analist ilişkisine tahammül edebilecek kapasiteleri varsa, birine doğru çekiliyorlar ve o çekilme yine o agalma dediğimiz şeyle açıklanabilir. Çekiliyorlar ve aslında niye çekildiklerini bilmiyorlar, her ne kadar bazıları kendilerince bu çekilmeyi mantıklı buldukları nedenlerle açıklasa da.
Şimdi konuşmamın sonuna geliyorum. Bu konuşmaya hazırlanırken başlığımı konuşmanın en başında belirlemiştim. Üzerine düşündüğüm birkaç nokta vardı ve «transfer nerede başlar» diye bir başlık belirleyip bunun üzerine konuşurum diye düşünmüştüm. Bazı günler yolda yürürken konuşmamda nelere, nasıl değinebilirim diye düşündüğüm anlar oldu. Bu anlarda; belirlediğim başlığımı çok defa “transfer nerede başlar” olarak hatırlamak yerine “analiz nerede başlar” olarak hatırladım. Belirlediğim başlığı hatırlamam ise her seferinde birkaç saniyelik bir gecikmeyle oldu.
Bir noktada niye acaba böyle bir dil sürçmesi yaptım diye düşündüm. Niye ısrarla transfer kelimesi yerine analiz kelimesini kullanmıştım? Biraz belki bu dil sürçmesi üzerinden bahsedebilirim diye düşündüm.
Bir analizin başlayabilmesi için transfer bir ön koşul gibi düşünülebilir. Yani transfer kurulmadan analizden söz edemeyiz. Ama transferin varlığı, analizin başladığı anlamına gelmez. Transferin kurulması yalnızca analizin başlaması için bir imkân yaratabilir.
Dolayısıyla konuşmamı tam da bu sınırda, bu dil sürçmesinin beni getirdiği noktada durduruyor olacağım.
Konuşmamın başlığı “Transfer nerede başlar?” idi. Son cümlem ise şu soru olacak:
Peki analiz nerede başlar?
Teşekkürler.
Kaynakça
[1] Hiltenbrand, J.-P. (2026). Autour du transfert symbolique. Association Lacanienne Internationale, s. 115. Erişim Adresi: https://www.freud-lacan.com/wp-content/themes/freudlacan-front/assets/content/2026/04/Transfert-BAT-HILTENBRAND.pdf
[2] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, s. 80. Erişim Adresi: http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[3] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, s. 20. Erişim Adresi: http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[4] Platon. (2006). Şölen – Dostluk (S. Eyüboğlu ve A. Erhat, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 215a-b.
[5] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, s. 82. Erişim Adresi: http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[6] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, s. 3. Erişim Adresi: http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[7] Vandermersch, B. (2026). Quelques remarques en guise de conclusion. Association Lacanienne Internationale, s. 165. Erişim Adresi: https://www.freud-lacan.com/wp-content/themes/freudlacan-front/assets/content/2026/04/Transfert-BV.pdf
[8] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, s. 210. Erişim Adresi: http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[9] Melman, C. (2002). L’homme sans gravité : Jouir à tout prix. Entretiens avec Jean-Pierre Lebrun. Paris : Éditions Denoël, s. 20.
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie
Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert
6-7 Juin 2026
Où commence le transfert ? *
Felek Yoğan
*Traduit à partir du texte original de l’intervention au colloque.
Bonjour à toutes et à tous. Aujourd’hui, je vais essayer de parler du transfert à partir de mon intervention intitulée « Où commence le transfert ? ». En parlant de ce sujet, je vais utiliser un peu mes propres expériences comme exemples.
Quand je préparais cette intervention, une des questions qui tournait dans ma tête était celle-ci : pourquoi un candidat analysant est-il attiré par une personne parmi beaucoup de psychanalystes et pourquoi s’adresse-t-il à cette personne ? Par quel moyen et avec quels mots construit-il cette demande ? Par exemple, les personnes qui veulent commencer leur analyse peuvent me contacter par mail. Jusqu’à maintenant, j’ai reçu des mails très différents les uns des autres. Dans certains mails, il y avait seulement cette phrase, de manière intéressante : « Bonjour, puis-je avoir une information sur le tarif ? » C’est tout. Il n’y avait aucune autre information.
Un autre point qui a attiré mon attention, c’est que dans quelques mails, il n’y avait pas de prénom ou de nom de famille. Il y a eu des moments où j’ai essayé de comprendre le prénom et le nom de famille à partir de l’adresse e-mail. Je me suis demandé : « Est-ce que le nom de cette personne peut être celui-ci ? » Dans certains cas, même l’adresse e-mail ne donnait aucune indication sur le nom de la personne, parce qu’elle contenait seulement des lettres au hasard. Mais, à côté de cela, j’ai aussi reçu des mails très courts, comme : « Bonjour, je veux commencer mon analyse, est-ce que je peux prendre rendez-vous ? » Ou bien, dans le premier mail envoyé, il y a eu aussi des mails très longs, avec un long récit, comme : « Je suis telle personne, jusqu’à maintenant j’ai vécu cela, j’ai vu tant de psychologues, j’ai tel problème, je veux devenir votre analysante. » La plupart des mails commençaient par « bonjour ». Certains commençaient par « Bonjour Madame Felek » ou par « Bonjour professeur Felek ».
Ces exemples que j’ai vécus m’ont fait penser à ceci : est-ce que le transfert peut se construire avant même que le candidat analysant et le psychanalyste se rencontrent dans le réel ?
Très souvent, d’après ma propre expérience, je ne connais pas les personnes qui me contactent. C’est-à-dire que je ne les ai jamais rencontrées auparavant.
Mais les personnes qui viennent savent déjà certaines choses sur les psychanalystes. Elles connaissent les prénoms et les noms de famille des psychanalystes. Peut-être elles connaissent leur parcours professionnel, ou bien, par exemple, elles ont lu un de leurs textes. Peut-être elles les ont rencontrés quelque part dans la vie sociale. Peut-être un de leurs amis a commencé son processus avec le même psychanalyste, et elles ont entendu quelque chose à partir de là. Elles construisent quelque chose dans leur imaginaire et elles contactent ce psychanalyste. Donc, avant même une rencontre réelle entre le candidat analysant et le psychanalyste, il y a déjà, pour le candidat analysant, une rencontre avec le psychanalyste. Et peut-être que, là, au niveau imaginaire, un transfert commence déjà pour le candidat analysant.
Donc, quand un candidat analysant s’adresse à un psychanalyste, les mots qu’il utilise au moment de cette demande sont probablement importants. Est-ce que les mots utilisés à ce moment-là peuvent fonctionner comme des signifiants ? Les mots que le candidat analysant utilise dans son premier contact avec le psychanalyste prennent probablement une place dans l’oreille du psychanalyste, ils laissent probablement une trace. Par exemple, est-ce qu’il s’adresse à lui comme « professeur », ou comme « Madame » ? Est-ce qu’il fait un lapsus ? Qu’est-ce qu’il souligne ? Tout cela peut peut-être être pensé comme les premiers signes dans la relation de transfert que le candidat analysant construit, comme les premières pièces du puzzle présentées sur la scène analytique.
La diversité des formes de demande d’analyse est en fait le reflet du rapport de la personne avec ses propres mots et avec son symptôme. S’orienter vers l’analyse commence, à un certain niveau, avec le fait que la personne est prise dans son propre symptôme et dans ses propres mots. L’analyse est peut-être, en un sens, le fait que le sujet s’adresse à un lieu où ses paroles peuvent trouver un écho, parce qu’il souffre dans sa propre langue. Ce processus peut être compris comme une orientation depuis la langue propre du sujet vers la langue d’Autre. Ce changement structural peut être souligné dans le cadre analytique de cette manière : « Il se met en disposition d’apprendre la langue de l’Autre […] parce qu’il souffre dans la langue qui est la sienne et que ce changement de langue peut se définir comme étant l’amour » [1].
Le désir de l’être humain passe par la langue. Les mots ne correspondent pas complètement aux objets ; chaque signifiant prend sens seulement en renvoyant à un autre signifiant, et ce mouvement continu de glissement laisse dans le sujet un manque qui ne se ferme pas. La demande d’analyse est aussi l’adresse de ce manque et de cette question qui ne se ferme pas. Pour cette raison, les mots utilisés au moment de la demande ne peuvent pas être pensés seulement comme un échange d’information pratique ; ils portent aussi quelque chose sur la manière dont la demande du sujet se construit. Le fait qu’une personne dise seulement « Est-ce que je peux avoir une information sur le tarif ? » et le fait qu’une autre personne raconte longuement son histoire et sa plainte ne sont pas la même chose. De la même manière, le fait d’écrire ou de ne pas écrire son prénom et son nom de famille, la manière de s’adresser au psychanalyste, ce qui est mis en avant et ce qui n’est pas dit peuvent aussi nous faire penser à quelque chose sur la manière dont la demande du sujet se construit.
Je vais revenir à la question que j’ai posée au début. C’est-à-dire : alors qu’un candidat analysant pourrait s’adresser à beaucoup d’autres psychanalystes, pourquoi s’adresse-t-il spécialement à « ce » psychanalyste ? Pourquoi choisit-il ce psychanalyste ? Qu’est-ce qui l’attrape chez ce psychanalyste ? Le concept d’« agalma », qui apparaît dans le Séminaire sur le transfert, éclaire cette question.
Dans le Séminaire sur le transfert, Lacan met l’agalma en relation proche avec l’objet petit a. L’objet petit a fonctionne comme la cause qui met le désir en mouvement, tandis que l’agalma est l’apparition de cette cause sur la scène du transfert, comme quelque chose de caché, de précieux et d’attirant chez le psychanalyste. L’agalma est la chose précieuse que le sujet suppose cachée dans l’Autre. Vue de l’extérieur, cette chose reste cachée, mais elle attire le sujet vers elle. Le fait que Lacan appelle l’agalma un « piège à dieux » montre aussi cette dimension qui attrape [2].
Quand un candidat analysant s’oriente vers un psychanalyste, parfois quelque chose de semblable arrive. Le prénom et le nom du psychanalyste, son titre, un mot qu’il utilise, un texte qu’il a écrit, ou quelque chose entendu à son sujet peut briller un instant pour le candidat analysant. L’analysant peut penser qu’il y a, dans la personne du psychanalyste, quelque chose qui concerne son propre désir, quelque chose qu’il suppose précieux. Pour cette raison, le psychanalyste dépasse la position d’une personne à qui on s’adresse seulement. Il devient l’adresse du transfert, à partir d’une valeur, d’un savoir ou d’un objet de désir supposé caché en lui. Avec les mots de Lacan, ce dont il s’agit ici, ce sont « …et à l’intérieur nous ne savons trop quoi, mais assurément des choses précieuses. Ce qui est supposé y être, de ce quelque chose, dans l’analyste… » [3]
Pour penser plus concrètement l’effet de l’agalma, nous pouvons regarder ici rapidement la scène de Socrate et d’Alcibiade dans la lecture du Banquet par Lacan. Vers la fin du Banquet, Alcibiade arrive ivre et parle de Socrate. Il décrit Socrate comme une figure laide, rude, même étrange dans son apparence ; mais il dit qu’il y a en lui quelque chose de très précieux et de divin [4]. Donc, pour Alcibiade, il y a un agalma à l’intérieur de Socrate.
Alcibiade veut atteindre ce trésor caché. Il veut obtenir cette chose précieuse qui l’attire chez Socrate et qu’il pense cachée en lui. Mais Socrate ne répond pas à cette demande de la manière attendue. Il ne prend pas la position de cet objet précieux qui lui est attribué ; il ne ferme pas le désir d’Alcibiade sur lui-même. Au contraire, il montre que le désir d’Alcibiade s’oriente vers un autre lieu.
Cette scène est importante pour penser la position du psychanalyste. Le candidat analysant aussi, quand il s’oriente vers le psychanalyste, peut supposer quelque chose en lui : un savoir, une réponse, une valeur… Mais le psychanalyste ne se comporte pas comme le propriétaire de cette chose qui lui est attribuée. Comme Socrate face à Alcibiade, il ne ferme pas cette fascination sur lui-même. Ainsi, la question se déplace : il ne s’agit pas de savoir ce que le psychanalyste possède réellement, mais de savoir ce que l’analysant suppose en lui et quelle place cette supposition prend dans son désir.
Cette supposition n’est pas toujours dite clairement. La plupart du temps, la personne explique pourquoi elle s’oriente spécialement vers ce psychanalyste avec des raisons plus quotidiennes et plus compréhensibles. C’est comme dans les relations amoureuses : nous sommes attirés par quelqu’un et parfois nous pensons savoir pourquoi nous sommes attirés. Par exemple, on dit : ses cheveux sont beaux, ses yeux sont beaux, il m’a regardée d’une belle manière. Ici, je peux ouvrir une parenthèse à partir de mes propres expériences. Quand je fais un entretien préliminaire, parfois les personnes qui viennent peuvent expliquer pourquoi elles s’adressent à moi. Par exemple, certaines personnes m’ont dit : « Je suis venue à cause de votre expérience », ou « je suis venue après avoir lu un de vos textes ». Une fois, quelqu’un m’a dit par exemple : « J’ai vu votre photo, elle m’a donné beaucoup de confiance ». Et de manière classique, il y a aussi des personnes qui disent : « Une amie venait chez vous, alors j’ai entendu parler de vous par elle et je suis venue ».
Tout cela est surtout une rationalisation de la raison de venir. Ces phrases comme « je suis venue chez vous parce que je suis venue pour telle raison » ressemblent à l’explication rationnelle dans les relations amoureuses : « je t’aime bien parce que la raison est celle-ci ». Dans l’analyse, cette explication est aussi une explication rationnelle. Mais en réalité, nous savons que nous sommes attirés par quelqu’un ; dans la vie, nous sommes constamment attirés par certaines personnes. Pourquoi sommes-nous attirés ? Là, il y a un point d’interrogation. Chez la personne par laquelle nous sommes attirés, il y a certainement quelque chose qui nous attrape, ce que nous appelons l’agalma. Avec les mots de Lacan : « Pour tout dire, si cet objet vous passionne, c’est parce que là-dedans, caché en lui il y a l’objet du désir : ἄγαλμα [agalma]… » [5]. La demande d’analyse porte une caractéristique qui ressemble au début des relations amoureuses, plus qu’à une simple demande de service. À la première page du Séminaire sur le transfert, cette phrase apparaît : « au commencement de l’expérience analytique, rappelons-le, fût l’amour » [6].
Nous pouvons aussi regarder la question « alors qu’un candidat analysant pourrait s’adresser à beaucoup d’autres psychanalystes, pourquoi s’adresse-t-il spécialement à “ce” psychanalyste ? » à partir du concept de « sujet supposé savoir », utilisé aussi dans le Séminaire sur le transfert. Le candidat analysant s’adresse à « ce » psychanalyste, parce qu’il suppose qu’il y a chez lui un savoir précieux. C’est une supposition de savoir : cette personne pourrait l’aider, pourrait le comprendre, pourrait l’analyser. Donc, peut-être même avant la rencontre réelle entre le candidat analysant et le psychanalyste, le candidat analysant place le psychanalyste dans la position de sujet supposé savoir quelque chose sur la vérité de son désir et de son symptôme. Nous pouvons formuler cela ainsi : « Ce psychanalyste peut savoir quelque chose sur moi, quelque chose que moi, je ne sais pas. » Ici, ce qui est important, c’est que le candidat analysant place le psychanalyste dans cette position. Pour le candidat analysant, le psychanalyste ne reste plus seulement une personne ; il devient une adresse spéciale dans le champ d’Autre.
Dans la vie quotidienne, les personnes parlent dans un dialogue réciproque. Mais le psychanalyste fonctionne, face à l’analysant, comme un vide vers lequel le discours est adressé d’une manière pure. Le transfert commence à devenir un acte analytique quand le psychanalyste ouvre un vide structural, plus qu’il ne remplit de sens les histoires racontées par l’analysant. Dans la naissance de la psychanalyse, cette question du vide et de l’écoute peut aussi être considérée comme importante. Dans ce sens, il a fallu, en quelque sorte, que les hystériques disent à Freud : « Taisez-vous ! Laissez-nous parler ! », et qu’il se taise. C’est alors que cet effet de transfert est apparu : « …il a fallu que les hystériques donnent un coup de main à Freud, lui disent : “Taisez-vous ! Laissez-nous parler !”, et qu’il se soit tu. Alors cet effet de transfert est apparu. » [7].
Le silence que Freud a pris ce jour-là pour ouvrir un espace à ses patients se trouve aujourd’hui au centre du cadre analytique. Ce silence interrompt les attentes de conversation réciproque de l’analysant dans la vie quotidienne et le laisse directement face à son propre Autre. Quand nous racontons quelque chose à quelqu’un, nous attendons de l’autre une approbation, un amour, un conseil ou un signe qui montre qu’il nous comprend. Mais le psychanalyste laisse en suspens ces attentes de l’analysant, ces demandes d’amour et d’approbation. Comme Socrate, dans le dialogue du Banquet de Platon, ne devient pas l’objet attendu par Alcibiade, qui s’oriente vers lui avec amour et attend une réponse de lui, et comme il le confronte à son vrai désir, le psychanalyste aussi ne répond pas aux attentes narcissiques de l’analysant. La tâche principale du psychanalyste ici est de garder ce silence et de créer ce vide structural où les demandes insistantes de l’analysant peuvent se transformer en son propre désir.
Le candidat analysant vient souvent avec cette demande : « J’ai un symptôme, que cela passe. » Quand le psychanalyste ne prend pas la position du maître qui répond aux attentes, le sujet est poussé hors de ses anciens schémas. Le candidat analysant peut savoir ce que son entourage attend de lui, mais il ne peut pas savoir ce que le psychanalyste attend de lui. Face au silence du psychanalyste, le sujet rencontre cette question brûlante où il sent son manque existentiel : « Che vuoi ? (Que me veut-il ?) » [8]. Le psychanalyste garde ce vide et permet ainsi à l’analysant de sortir des miroirs narcissiques et de rencontrer son propre manque.
Un autre point est que, comme Charles Melman l’indique dans son livre L’homme sans gravité, aujourd’hui la psychanalyse prend aussi sa part dans les dynamiques de la culture de consommation et de l’économie du marché. Cette situation se reflète parfois dans les formes de demande adressées au psychanalyste. La personne peut parfois essayer de choisir un psychanalyste comme si elle choisissait un produit dans un supermarché. Elle fait des entretiens préliminaires avec plusieurs personnes, elle compare les tarifs, etc. D’après mes propres expériences, il y a eu des personnes qui ont dit : « J’ai fait un autre entretien préliminaire avec quelqu’un d’autre, je vais décider » ou « J’ai aussi un rendez-vous avec quelqu’un d’autre pour un entretien ». Comme si la personne, d’un côté, vous choisissait, d’un autre côté, vous éliminait, et d’un autre côté encore, vous comparait avec d’autres options. Mais du point de vue analytique, la vraie question commence ici : dans ces comparaisons, à quoi le sujet s’accroche-t-il ? Quel mot, quelle image, quel titre, quel tarif, quelle recommandation prend un sens pour lui ?
Charles Melman appelle cette situation du monde contemporain « une liquidation collective du transfert » : « …une liquidation collective du transfert… Il n’y a plus ni autorité, ni référence, ni non plus de savoir qui tienne… » [9].
Mais, même si aujourd’hui il y a beaucoup de possibilités de choix, même si les personnes essaient de choisir un psychanalyste comme si elles allaient acheter un produit au supermarché, à la fin, si elles ont la capacité de supporter une relation analysant-psychanalyste, elles sont attirées vers quelqu’un. Et cette attraction peut encore être expliquée par ce que nous appelons l’agalma. Elles sont attirées et, en réalité, elles ne savent pas pourquoi elles sont attirées, même si certaines expliquent cette attraction avec des raisons qu’elles trouvent logiques.
Maintenant, j’arrive à la fin de mon intervention. Quand je préparais cette intervention, j’avais déterminé mon titre dès le début. Il y avait quelques points auxquels je pensais, et je pensais choisir le titre « Où commence le transfert ? » et parler à partir de ce titre. Certains jours, en marchant dans la rue, il y a eu des moments où je pensais à ce que je pouvais aborder dans mon intervention, et à la manière dont je pouvais en parler. Dans ces moments-là, au lieu de me souvenir plusieurs fois de mon titre comme « Où commence le transfert ? », je m’en souvenais comme « Où commence l’analyse ? ». Et chaque fois, je me souvenais de mon titre avec quelques secondes de retard.
À un moment, je me suis demandé pourquoi j’avais fait un tel lapsus. Pourquoi avais-je insisté à utiliser le mot analyse à la place du mot transfert ? J’ai pensé que je pouvais peut-être parler un peu à partir de ce lapsus.
Pour qu’une analyse puisse commencer, le transfert peut être pensé comme une condition préalable. C’est-à-dire que, sans transfert, il n’est pas possible de parler d’analyse. Mais l’existence du transfert ne signifie pas que l’analyse a commencé. La construction du transfert peut seulement créer une possibilité pour le commencement de l’analyse.
Donc, je vais arrêter mon intervention exactement à cette limite, au point où ce lapsus m’a amenée.
Le titre de mon intervention était « Où commence le transfert ? ». Et ma dernière phrase sera cette question :
Alors, où commence l’analyse ?
Je vous remercie.
Bibliographie
[1] Hiltenbrand, J.-P. (2026). Autour du transfert symbolique. Association Lacanienne Internationale, p. 115. Disponible à l’adresse : https://www.freud-lacan.com/wp-content/themes/freudlacan-front/assets/content/2026/04/Transfert-BAT-HILTENBRAND.pdf
[2] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, p. 80. Disponible à l’adresse : http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[3] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, p. 20. Disponible à l’adresse : http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[4] Platon. (2006). Le Banquet / Şölen – Dostluk (trad. S. Eyüboğlu et A. Erhat). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, p. 215a-b.
[5] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, p. 82. Disponible à l’adresse : http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[6] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, p. 3. Disponible à l’adresse : http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[7] Vandermersch, B. (2026). Quelques remarques en guise de conclusion. Association Lacanienne Internationale, p. 165. Disponible à l’adresse : https://www.freud-lacan.com/wp-content/themes/freudlacan-front/assets/content/2026/04/Transfert-BV.pdf
[8] Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire, livre VIII : Le transfert, p. 210. Disponible à l’adresse : http://staferla.free.fr/S8/S8%20LE%20TRANSFERT.pdf
[9] Melman, C. (2002). L’homme sans gravité : Jouir à tout prix. Entretiens avec Jean-Pierre Lebrun. Paris : Éditions Denoël, p. 20.

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.