İçeriğe geç

Küçük Konuşan Varlığın Miti ve Transfer

Sevgi Çetiner Bacak

Freud-Lacan Psikanaliz Derneği – ALI Turquie

Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”

6-7 Haziran 2026

Mit sözcüğünün etimolojik kökenine bakacak olursak anlatı, hikâye, söylenen şey anlamına gelen Eski Yunanca kökenli mithos  (μυθος) sözcüğünden türediğini görürüz. Antik dönemde “geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi” gibi bir anlamı varken, zamanla efsane anlamına dönüşmüş. Yani, tanrıların, kahramanların ve dünyanın kökenini açıklayan anlatılar için kullanılmaya başlanmış.

Farklı bir etimolojik sözlükte de mit sözcüğünün; yine mitos’ sözcüğünden türediği, mitos’un da öğretmek olduğu kaydedilmiş ve parantez içinde de gizli bilgileri öğretmek olarak not düşülmüş.

Bu haliyle mit; bir yalan, hayali bir hikaye ya da kurgudan çok, simgeselleştirilemeyen bir gerçek etrafında kurulan söylemsel bir anlatı gibi duyuluyor ve bizi, bir öznenin ya da toplumun hakikatle kurduğu ilişkinin anlatısal biçimine gönderiyor. Transfer seminerinde Lacan, bu bağlamı,  pek çok biçimde getiriyor. Analist için; bir sırrın taşıyıcısıdır. Bu sır her şeyin sırrı değil, tekil bir sır ve bu sır, analitik deneyimin kuruluş koşulunda verilidir diyor.

Bugün, kişisel inşanın dokusundan ve oraya, toplumsal tarafından işlenmiş olandan, transfer bağlamında konuşmaya çalışacağım. 

Peki, transfer üzerinden düşününce Parlêtre’e,  dil tarafından belirlenen varlığa söylenen sözdeki, anlatıdaki, yani onun kişisel mitindeki gizli bilgi nedir, nereye kaydolmuştur, bu bilgiyi bilen kimdir? 

Henüz deneyiminin erken sayılabilecek bir zamanında, bir analizan, yeterince çocukluğuna indiğine ikna olmuş olsa gerek, belki de aradığı cevabın çocukluğunda değil, ergenliğinde olduğunu söylemişti.  Aradığı bir şey vardı. Öyle bir şeydi ki aranan, bugünü açıklayacak olandı… Kendi mitlerimize saklanmış bu gizemli bilgi… Çocuğa indikçe mi, yoksa ergenlikte mi çıkacak… Nasıl bir bilgi bu… Eureka gibi sürpriz bir şey midir aranan?  Ya da travma gibi, istismar gibi bir şey midir, yoksa psikiyatrik bir tanı mıdır…  Tanı aramak, halini sıklıkla duyuyoruz.  Bazen, internet sitelerindeki testleri çözerek bile kolaylıkla tanı insanlar kendilerine, ben bipolarım, şizofrenim, obsesifim, hiperaktifim deyip gelebiliyorlar. 

Hiperaktiviteye, ayrıca kısacık değinmek isterim. Bu yıl çocuk çalışmaları grubunda da çalıştığımız bir konu oldu; hiperaktivite. İlginç bir gösteren; Türkiye’de atılgan, girişken, lider, enerjik gibi özellikler yerine de kullanılır oldu. Hatta kimi zaman zeka ile ilişkilendirildiği oluyor. Dilde, psikiyatrik bir tanı olmaktan farklı bir yere yerleşti. Özellikle, aileler çocuklarında hem şikayetlendiği, çokça da gururlandığı bir durumu tarif ederken kullanıyorlar.   

Bazen de oedipus kompleksinin çözülmesi için bir psikanaliste başvurulur. Böyle durumlarda, ilk seanslarda konuşmalar teorik ve entelektüel bir kurgudadır, yüzleşilmesi gereken bir gerçek vardır, aranan odur. Analiste de bir davet gibidir tabii bu, karşılıklı tartışma isteği gibi… Böyle seanslarda sanki Freud da oralarda olur… 

Bu yıl okuduğumuz Transfer seminerinde Lacan şöyle diyor:  “Her ne olursa olsun, analitik deneyimin bize ilk öğrettiği şey şudur: İnsan, “semptom” dediğimiz şey tarafından işaretlenmiş ve sarsılmıştır. Çünkü semptom tam da şudur: Sınırını ve yerini belirleyemediğimiz arzulara, her zaman bir biçimde cevap verme çabasıdır; üstelik çoğu zaman haz olmaksızın.” 

Peki, analitik deneyimi nasıl anlamalıyız?

Birinin her hafta gelip bir divana uzanıp konuşmasını ne sağlar? Konuşan kimdir?  Kime konuşur? Ne konuşur? Nereden konuşur? Talebini nereden kurar? 

Sınırını ve yerini belirleyemediği arzulara cevap verme çabası, olarak semptomuyla ne yapar?

Geçtiğimiz dönem seminerlerde sinthome üzerinden Fransız bir yazarı konuştuk. George PEREC. Bir yazı makinesi olarak tanınıyor.  Uyuduğu odaların dökümü, çalışma masası üzerinde duran ya da durmuş olan nesnelerin hikayesi, kedilerinin ve onların yavrularının hikayesi gibi… Otobiyografik kurgusu olan projelere yıllarını vermiş bir yazar… Tabii uzun yıllar boyu, rüyalarını da yazmış. 

Otobiyografik kitabı –Doğdum- ’da psikanaliz deneyimi hakkında şöyle yazıyor:  

Mayıs 1971’de psikanalize başladım ve o zaman bu kaydetme humması bunun bahanesi gibi göründü bana. Kuşkusuz ben de herkes gibi bu rüyaların beni anlatmasını, açıklamasını ve değiştirmesini bekliyordum. Ama analistim bu hikayelere pek itibar etmedi. Fazlasıyla özenli paketlenmişlerdi… fazlasıyla net, tuhaflıkları içinde bile fazlasıyla açık seçikler ve bugün, psikanalizimin ancak bu kabuk-rüyaları kovmayı başardığım anda başladığını söyleyebilirim. 

George Perec yazarlığının dışında da çok yönlü biri. Örneğin, gazetelere bulmacalar hazırlayan bir bulmaca ustası… Yazdığı metinlerin okurları için kurduğu bulmacalar gibi olduğunu söylüyor.  Bu kısa pasajda, rüyalarının kendisini açıklayacağına ve değiştireceğine inanmış olduğunu söylüyor ve tıpkı metinlerini okuyucularının çözmesini istediği gibi, rüyalarını da analistinin yorumlaması için kurguladığı duyuluyor. 

Bu anlatıda transfere dair ne bulabiliriz?

Analist kendisine sunulan anlamları duyar elbette, ancak bir rüya çözümleyicisi, ya da teorik tartışmacı olarak konumlanmaz. Psikanaliz bir noktada anlamdan azadedir. Analist başka bir şeyin peşindedir, başka bir şeyi dinler; anlamların bağlandığı gösterenleri, bu gösterenlerin etrafında döndüğü eksiği ve arzuyu dinler.  

Lacan’ın bize anlattığı budur. Analizin yönü, talebi karşılamak ya da özneyi “anlamak” değil, talebin arkasında işleyen arzunun yapısını açığa çıkarmaktır. George Perec, analizinin başlayabilmesi için kendi anlatısı üzerindeki hâkimiyetinin sarsılması ve kendi metninin yazarı olmaktan çıkabilmesi gerektiğini söylüyor. İmgesel bir denklik daveti içeren bu kurguya analist itibar etmediğinde, imgeselin hakimiyetinden nihayet sıyrılabilen, bilinçdışının öznesinin kendine yer bulabildiğini anlıyoruz.

İlginçtir, o kadar her şeyi kaydeden ve yazan, her şeyin envanterini tutan George PEREC, psikanalizinin etkisini hakkında yazmıştır ama psikanalizin kendisinin yazılabilecek bir şey olmadığını da söylemiştir.  Psikanalizinin sonu için “bir şey oldu; ne olduğunu tam açıklayamıyorum ama bir şey yer değiştirdi” demiştir. 

Arzunun ve aşkın taşıyıcısı olarak transferin kurulabilmesi için analizanın analistte olduğunu umduğu bir agalma, kayıp bir nesne, seminerin sonlarına doğru Lacan’ın fallustan artakalan olarak nesne a diye konuştuğu atıflarının olması gereklidir.  Analizan analisti,  bilen Başka olarak kurar ve bu konuma konuşur. Transfer ilişkisinde analist bildiği varsayılan öznedir. Aşağıdaki pasajı seminerden doğrudan alıntılayacağım:

 “bilme sorusuyla birlikte ortaya çıkan

yani en geniş anlamıyla kişisel inşanın dokusuna işlenmiş bir bilinmezlikten      konuşuyorsak- 

 o zaman şu varsayımı da yapmak gerekir- 

Analist bu bilinmezliğin dayanağını aşmış olmalıdır. 

Öz bilginin her türlü sınırının gelip çarptığı noktayı –che vuoi- ne istiyor olarak işaretlenen durma noktasını aşmış olmalıdır.”  

Analist de che voui -ne istiyor- sorusunun muhattabıdır ve o da bir zamanlar, bu soruya cevaplarını “sevilen” pozisyonundan üretmiştir. 

-Ne istiyor- olarak işaretlenen durma noktasını aştığında, analist, analizan tarafından atandığı bilen pozisyonunu tutar ama oraya yerleşmez, böylece analizan kendi eksiği etrafında turlayabilir. Bildiği varsayılan özne olarak analistin de eksik oluşuyla arzu; eksiklik etrafında örülmeye başlayabilir. 

Che- Voi- Ne istiyor?

Bu soru eşliğinde, öznel ve klinik olandan toplumsal ve politik olana doğru yönelirsek ve bu denli belirleyici olan -ne istiyor- sorusuna biz Türkiye’de nasıl cevaplar üretiyoruz diye sorarsak, neler buluruz?

Hem, bu yılki transfer okumaları hem de davetli konuşmacımız olan Angela Jesuino’dan dinlediğimiz “Bir Kimliğin Fetişleştirilmesi mi?” seminerleri beni, bir üçüncü sayfa haberi diyemeyeceğimiz kadar günümüz Türkiye’si için temsiliyeti güçlü bir cinayet vakasına götürdü.

Cinayet dedim ama üniversite öğrencisi genç kadının ölümü 6 yıl boyunca resmi merciler tarafından intihar olarak kaydedildi. Dosya kapatıldı. Ancak, genç kadının ailesi buna hiç inanmadı, 6 yıllık bir mücadele verildi. Her ne kadar kamuoyu olayı sahiplenip  takip etse de mücadele, kendisine muhatap bulamadı, dosya kapatıldı.   

Sonra, bir başsavcı atandı. Başsavcı, göreve gelir gelmez dosyayı yeniden açtı. Saatler süren kamera görüntüleri incelendi. Çok detaylı ve titiz bir çalışma sonucu dava cinayet davasından; organize bir cinayet davasına ve delil karartma soruşturmasına dönüştü.

Delil karartma ve organize örtbas soruşturmasına dönüşünce dönemin valisi, valinin oğlu dahil çoğu kamu görevlisi olan, zannediyorum 13 kişi tutuklandı.  

Tüm dikkat tabii kahraman başsavcıya çevrildi.  Bir valinin tutuklanmasını sağlayan bu cesaret çok konuşuldu ve ona soruldu. Kendisi bu gözü pekliği hakkında ne diyecekti, merak konusuydu.   

Başsavcının cevabı: “Ben de bir kız çocuğu annesiyim! Gülistan Doku’nun ailenin acısını görmezden gelemezdim” oldu. Bu cevap da yine kahramanca karşılandı. Annelerin, kadınları koruduğu bir totem gibi… Annelik kutsanmış oldu. 

Lacan’ın işaret ettiği yerden, özdeşleşme, bir kimlik içinde kristalleşen şey ise Angela Jesuino’nun sorusu buraya denk düşüyor: eğer bugün ayrıcalık tanınan şey artık gösterene yapılan simgesel özdeşleşme değilse, o halde daha çok imgesel düzenine ait olan bir kimlik içinde, kristalleşen şey nedir?

Bizi yasa yerine anneliğe gönderen şey nedir? 

Referansın annelikten geldiği; konuşan varlığın hakikatle ilişkisini belirleyen bir anlatı oluştu tabii böylece. Ben bir başsavcıyım, yapmakla yükümlü olduğum şeyi yaptım deseydi başka bir mit kurulmuş olacaktı.  

Transfer bağlamında düşününce, bu durum peşinden şöyle bir soruyu da sürüklüyor tabi: yasa’yla karşılaşması gerektiği yerde, anneyi bulan konuşan varlık nasıl sevilen pozisyonundan, seven pozisyonuna geçebilecek? 

Türkiye’de hukuk, kurum, kural, sınır artık ne dersek… Büyük Başka’nın yerini, şahısların tuttuğunu görüyoruz. Meseleler çabucak şahsileşiyor. Şahısların kendi identifikasyonları, kendi öznel referansları var tabii… Büyüğe referansın ortadan kalkışını siyaseten de görüyoruz, aile ilişkilerinde de, basit bir ev sahibi kiracı ilişkisinde de… Şahıslar hukuku ile düzenleniyoruz. Daha doğru ifade etmek gerekirse düzenlenemiyor gibi görünüyoruz. 

Küçük konuşan varlığa, kendi kişisel mitinin henüz arkaik dönemlerinde bir vaad verilmişti. Denmişti ki, sen bu jouissancedan vazgeçeceksin, ben de seni güvence altına alacağım. Sen bu jouissance’dan vazgeçeceksin ve bana, Büyük Başkaya yöneleceksin, bana konuşacaksın, talebini bana yönelteceksin ve bitmek tükenmek bilmeden senden ne istediğimi soracaksın… Arzunu bende kuracaksın, aşka düşeceksin. 

Peki, büyüğün yerini şahsiyet’ler ve onların keyfiyetleri alınca,

Yani, ne istiyor soru böylesi değişince, özneleşme sürecine nasıl oluyor?  

Türkiyeli özneler için kadınların öldürülmesi ve cezasızlık gibi bir anlatı ve oraya bağlı bir hakikat var. Kamusal alanda çalışan uzmanlar olarak bize gelenlerden artık daha sık duyar olduk… Bazen bir şaka, bazen de sadece bir gözdağı gibi ama “öldürürüm hapis yatmam” bir gösteren olarak dolaşımda, hem de gün geçtikçe daha sık. 

Şaşırtıcı değil, çocuklar ve gençler arasında vahşetin nasıl arttığını izliyoruz.  Keyfince kolaylıkla birine saldırabilen, birbirini öldürebilen gençleri çocukları da daha çok görür olduk. Bana kalırsa, tüm iç ve dış politikadan çok daha aciliyetli bir mesele bu.  

Hatırlıyorum, geçen yıllarda nefret ve psikanalitik act sempozyumlarında burada çocuğun yaşamında büyüğün yeri olarak konumlanan okullardaki dönüşümlerden bahsetmiştim. Etkilerini izlediğimizi ve önümüzdeki yıllarda daha da fazla bu konuyu konuşacağımızı söylemiştim.

Şimdi bugün, çok daha keskin bir viraja getirildik. MESEM’ler (Mesleki Eğitim Merkezleri) açılıyor ve hızla yaygınlaştırılıyor. MESEM’ler kabaca lise düzeyinde okul kurumu yerine haftada 1 gün gidilen çıraklık okulu gibi düşünülebilir.  

Dezavantajlı aileler ve çocuklar için çok cazip, 15 yaşında çok cuzi de olsa maaş almaya başlıyorlar. Öğle yemeği ve ulaşımı finanse edemeyecek kadar ekonomik zorluk içindeyseniz, MESEM’ler çölde vaha gibi… Ancak, tüm pedagojik övgüler ve eleştirilerin ötesinde yer alan bir kayba işaret etmek istiyorum. 

Liseler sadece eğitim-öğretim yapılan yerler değil biliyorsunuz, bir arada yaşama kültürünün inşa olduğu yerlerdir. Çalışan çocuklarla konuşulduğunda dillerinden hemencecik dökülen ilk şeyler nasıl yalnız ve izole yaşadıkları oluyor. Tam da çocukluktan gençliğe adımlarken, kızlar ve oğlanlar bir arada yaşama kültürünü kaybediyorlar. İlişkilerin deneyimlenmesi, bir binanın, bahçenin, kantinin kullanılması gibi toplumsal olanı kuran bir arada yaşama kültürünün kaybıdır bu.

Okullar, en çok Büyük Başkanın ve küçük başkaların alanıdır. Kendi iç işleyişinde yazılı bir yasası vardır. Bu bağlamda, toplumu düzenleyen ve özneyi hizalayan işleve sahiptir. Koruyucu ruh sağlığı kapsamında müdahale edilme şansını barındıran yerlerdir. Nisan 2026’da yaşanan Maraş’taki okul saldırısında, aslında bu mekanizmaların nasıl çalışmaya çalıştığını ama maalesef pek de çalışamadığını gördük. Bu sefer, şahsiyetin bir emniyet müdürü oluşu referansıyla…   

Bilinçdışının politik oluşu, arzunun dayanağı olarak -ne istiyor- sorusunu seans odasının dışına taşıyor.  Belki de Ahmet Hamdi Tanpınar da “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermiyor” derken buralardan geçti. Yasa tarafından güvence altına alınmış yurttaşlar yerine evlatlar olarak konumlanınca, ne istiyor sorusu nasıl aşılabilir?  Bu keyfiyetten bizi ne koruyabilir, çalışmak ve üretmekten başka…

Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie

Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert

6-7 Juin 2026

Le mythe du petit être parlant et le transfert *
Sevgi Çetiner Bacak

*Traduit à partir du texte original de l’intervention au colloque par Sezin Aydoğ et Melis Hürdana.

Si l’on considère l’étymologie du mot mythe, on constate qu’il dérive du grec ancien muthos (μῦθος), qui signifie récit, histoire, chose dite. Dans l’Antiquité, le terme renvoyait au fait de répéter ce qui avait été dit auparavant ; avec le temps, il a pris le sens de légende et a commencé à désigner les récits qui expliquent l’origine des dieux, des héros et du monde.

Dans un autre dictionnaire étymologique, il est également indiqué que le mot mythe dérive de muthos et que celui-ci est lié à l’idée d’enseigner ; il est même précisé entre parenthèses : « enseigner des savoirs cachés ».

Sous cet angle, le mythe ne résonne pas tant comme un mensonge, une histoire imaginaire ou une fiction que comme un récit discursif construit autour d’un réel qui ne peut être symbolisé. Il nous renvoie ainsi à la forme narrative que prend le rapport d’un sujet ou d’une société à la vérité. Dans son Séminaire sur le transfert, Lacan reprend ce contexte de multiples façons. À propos de l’analyste, il dit qu’il est le porteur d’un secret. Non pas le secret de tout, mais un secret singulier ; un secret qui est donné dans la condition même de constitution de l’expérience analytique.

Aujourd’hui, j’essaierai de parler, dans le contexte du transfert, du tissu de la construction subjective et de ce qui y a été inscrit par le social.

Mais si l’on pense au transfert, quel est donc ce savoir caché dans la parole adressée au parlêtre, à l’être déterminé par le langage, dans le récit, autrement dit dans son mythe personnel ? Où est-il inscrit ? Qui est supposé le savoir ?

À un moment encore relativement précoce de son expérience analytique, un analysant, sans doute convaincu d’être suffisamment descendu dans son enfance, avait fini par dire que la réponse qu’il cherchait ne se trouvait peut-être pas dans l’enfance mais dans l’adolescence. Il cherchait quelque chose. Quelque chose qui pourrait expliquer le présent… Ce savoir mystérieux dissimulé dans nos propres mythes… Apparaîtra-t-il à mesure que l’on descend vers l’enfance ou bien du côté de l’adolescence ? De quel savoir s’agit-il ? Est-ce une découverte soudaine, une sorte d’Eurêka ? Ou bien quelque chose comme un traumatisme, un abus, ou encore un diagnostic psychiatrique ? Nous entendons fréquemment cette quête du diagnostic. Parfois, après avoir simplement rempli quelques tests sur Internet, certaines personnes arrivent en se disant facilement bipolaires, schizophrènes, obsessionnelles ou hyperactives.

J’aimerais également dire quelques mots sur l’hyperactivité. Cette année, c’est aussi une question que nous avons travaillée dans notre groupe consacré à la clinique de l’enfant : l’hyperactivité. C’est un signifiant intéressant. En Turquie, il en est venu à être utilisé également à la place de qualificatifs tels qu’entreprenant, dynamique, leader ou plein d’énergie. Il arrive même qu’il soit associé à l’intelligence. Dans la langue, il a trouvé une place différente de celle d’un simple diagnostic psychiatrique. Les familles l’utilisent particulièrement pour décrire chez leurs enfants une situation dont elles se plaignent tout en en étant souvent très fières.

Parfois aussi, on consulte un psychanalyste pour résoudre le complexe d’Œdipe. Dans de telles situations, les premiers entretiens prennent souvent la forme d’une élaboration théorique et intellectuelle. Il y aurait un réel auquel il faudrait se confronter, et c’est cela qui est recherché. C’est aussi, bien sûr, une sorte d’invitation adressée à l’analyste, comme un désir de discussion réciproque, de débat même. Dans de telles séances, on a parfois l’impression que Freud lui-même n’est jamais très loin…

Dans le Séminaire sur le transfert que nous avons lu cette année, Lacan dit que, quoi qu’il en soit, la première chose que l’expérience analytique nous enseigne est que l’être humain est marqué et ébranlé par ce que nous appelons le symptôme. Car le symptôme est précisément ceci : une tentative de répondre, toujours d’une manière ou d’une autre, à des désirs dont nous ne pouvons déterminer ni les limites ni la place, et cela le plus souvent sans plaisir.

Comment alors devons-nous entendre l’expérience analytique ?

Qu’est-ce qui fait que quelqu’un vient chaque semaine s’allonger sur un divan et parler ? Qui parle ? À qui parle-t-il ? De quoi parle-t-il ? D’où parle-t-il ? D’où adresse-t-il sa demande ? 

Que fait-il de son symptôme, en tant que tentative de répondre à des désirs dont il ne peut déterminer ni la limite ni la place ?

Au cours des séminaires de l’année dernière, nous avons travaillé un auteur français à partir de la question du sinthome : Georges Perec. Il est connu comme une véritable machine à écrire. L’inventaire des chambres où il a dormi, l’histoire des objets qui se trouvent ou se sont trouvés sur son bureau, l’histoire de ses chats et de leurs petits… Il a consacré des années à des projets à forte dimension autobiographique. Bien sûr, pendant de longues années, il a également écrit ses rêves.

Dans son livre autobiographique Je suis né, il écrit à propos de son expérience psychanalytique : 

En mai 1971, j’ai commencé une psychanalyse et, à ce moment-là, cette manie de tout consigner m’est apparue comme une sorte de prétexte. Sans doute attendais-je, comme tout le monde, que ces rêves me racontent, m’expliquent et me transforment. Mais mon analyste n’accordait guère de crédit à ces histoires. Ils étaient trop soigneusement emballés… trop nets, trop clairs, même dans leurs étrangetés, et aujourd’hui je peux dire que mon analyse n’a véritablement commencé qu’au moment où je suis parvenu à chasser ces rêves-écrans.

Georges Perec est aussi quelqu’un de très polyvalent en dehors de son travail d’écrivain. Il était par exemple concepteur de mots croisés pour la presse. Il disait que les textes qu’il écrivait étaient comme des énigmes destinées à ses lecteurs. Dans ce court passage, on entend qu’il croyait que ses rêves allaient l’expliquer et le transformer et, tout comme il souhaitait que ses lecteurs déchiffrent ses textes, on a l’impression qu’il construisait aussi ses rêves pour que son analyste les interprète. 

Que pouvons-nous trouver concernant le transfert dans ce récit ? 

L’analyste entend bien sûr les significations qui lui sont proposées, mais il ne se positionne ni comme interprète de rêves ni comme partenaire de débats théoriques. La psychanalyse est, à un certain point, affranchie du sens. L’analyste est à la recherche de tout autre chose, il écoute autre chose : les signifiants auxquels les significations se nouent, le manque autour duquel ces signifiants gravitent et le désir qui s’y articule.  

C’est ce que Lacan nous enseigne. L’orientation de l’analyse n’est ni de satisfaire la demande ni de « comprendre » le sujet, mais de mettre au jour la structure du désir à l’œuvre derrière la demande. À travers ce récit, Georges Perec laisse entendre que, pour que son analyse puisse commencer, il a fallu que sa maîtrise de son propre récit soit ébranlée et qu’il cesse d’être l’auteur de son propre texte. Lorsque l’analyste n’accorde pas de crédit à cette construction qui contient une invitation à une réciprocité imaginaire, nous comprenons que c’est précisément à partir du moment où le sujet parvient enfin à se dégager de la domination de l’imaginaire que le sujet de l’inconscient peut trouver une place.

Fait intéressant, Georges Perec, qui consignait tout, écrivait tout et tenait l’inventaire de presque tout, a écrit sur les effets de sa psychanalyse, mais il a également affirmé que la psychanalyse elle-même n’était pas quelque chose qui pouvait s’écrire. À la fin de son analyse, il a dit : « Quelque chose s’est passé ; je ne peux pas expliquer exactement quoi, mais quelque chose s’est déplacé. »

Pour que le transfert puisse se constituer comme porteur du désir et de l’amour, il est nécessaire que l’analysant suppose chez l’analyste la présence d’un agalma, d’un objet perdu, de ce que Lacan, vers la fin du séminaire, désigne à plusieurs reprises comme l’objet a, reste du phallus. L’analysant constitue l’analyste comme l’Autre supposé savoir et lui adresse sa parole à partir de cette position. Dans la relation transférentielle, l’analyste occupe la place du sujet supposé savoir.

Je citerai maintenant directement le passage suivant du séminaire (3 mai 1961) :

Car si l’accent est mis sur une extension aussi grande de la méconnaissance fondamentale … il est clair qu’à faire cette supposition, l’analyste devrait avoir surmonté .. le ressort de cette méconnaissance – avoir en lui, fait sauter ce point d’arrêt, que je vous désigne comme celui du « Che vuoi ? Que veux-tu ? » Là où viendrait buter la limite de toute connaissance de soi.

L’analyste aussi est concerné par la question du Che vuoi ? — « Que veux-tu ? » — et lui aussi, à un moment de son parcours, a produit ses réponses à partir de la position de l’aimé.

Lorsqu’il a franchi ce point d’arrêt désigné par la question « Que veux-tu ? », l’analyste soutient la position de savoir que lui attribue l’analysant, mais il ne s’y installe pas. Ainsi, l’analysant peut tourner autour de son propre manque. C’est à partir du manque de l’analyste lui-même, dans sa position de sujet supposé savoir, que le désir peut commencer à se tisser autour du manque. 

« Che vuoi ? » — « Que veut-il ? »

Si, accompagnés de cette question, nous nous orientons du subjectif et de la clinique vers le social et le politique, et si nous nous demandons quelles réponses nous produisons, en Turquie, à cette question si déterminante du « Que veut-il ? », que trouvons-nous ?

Les lectures du Séminaire sur le transfert que nous avons menées cette année, ainsi que les séminaires intitulés « Une fétichisation de l’identité ? », que nous avons eu l’occasion d’entendre de notre invitée Angela Jesuino, m’ont conduite à un cas de meurtre dont la portée représentative pour la Turquie contemporaine est trop forte pour qu’il puisse être relégué à la rubrique des faits divers.

Je parle d’un meurtre, mais la mort de cette jeune femme, étudiante à l’université, a été enregistrée pendant six ans comme un suicide par les autorités compétentes. Le dossier a été classé. Pourtant, sa famille n’y a jamais cru et a mené un combat de six années. Bien que l’affaire ait été suivie et soutenue par une partie de l’opinion publique, cette lutte n’a trouvé aucun véritable interlocuteur auprès des institutions, et le dossier est resté clos.

Puis un nouveau procureur général a été nommé. Dès son arrivée en fonction, il a rouvert le dossier. Des heures d’enregistrements vidéo ont été examinées. À l’issue d’un travail extrêmement minutieux et rigoureux, l’affaire est passée d’une enquête pour homicide à une enquête portant sur un homicide organisé et sur la dissimulation de preuves.

Lorsque l’enquête s’est orientée vers la dissimulation de preuves et l’organisation d’une opération de couverture, plusieurs personnes ont été arrêtées, parmi lesquelles le gouverneur de l’époque et son fils ; il me semble qu’il y en avait treize au total, dont la plupart étaient des agents publics.  

Toute l’attention s’est alors portée sur cette procureure devenue une figure héroïque. Le courage qui lui a permis de faire arrêter un gouverneur a suscité de nombreux commentaires, et on l’a interrogé à ce sujet. On se demandait avec curiosité ce qu’il allait dire de cette audace et de cette intrépidité qui le caractérisaient. »

Sa réponse a été la suivante : « Je suis moi aussi la mère d’une fille. Je ne pouvais pas rester indifférente à la souffrance de la famille. » 

Si l’on suit l’indication de Lacan selon laquelle l’identification est ce qui se cristallise dans une identité, la question posée par Angela Jesuino trouve ici toute sa portée : si ce à quoi est aujourd’hui accordé un privilège n’est plus l’identification symbolique au signifiant, alors qu’est-ce qui se cristallise dans une identité relevant davantage de l’ordre imaginaire ?

Qu’est-ce qui nous renvoie à la maternité plutôt qu’à la loi ? 

Une narration s’est ainsi constituée, où la référence vient de la maternité et où se trouve déterminé le rapport de l’être parlant à la vérité. Si elle avait dit : « Je suis procureure générale et j’ai simplement fait ce que ma fonction m’imposait de faire », un tout autre mythe se serait constitué.  

Si l’on y réfléchit dans le contexte du transfert, cette situation entraîne également une autre question : comment l’être parlant peut-il passer de la position de l’aimé à celle de l’amant lorsqu’il rencontre la mère là où il devrait rencontrer la loi ?

En Turquie, qu’on l’appelle droit, institution, règle ou limite, nous voyons de plus en plus que la place de l’Autre est occupée par des personnes. Les questions se personnalisent très rapidement. Les personnes ont bien sûr leurs propres identifications, leurs propres références subjectives. Nous observons cette disparition de la référence à l’Autre aussi bien dans le champ politique que dans les relations familiales ou même dans une simple relation entre propriétaire et locataire. Nous semblons être régis par le droit des personnes. Ou, pour le dire plus justement, nous donnons parfois l’impression de ne plus parvenir à être régis du tout.

À ce petit être parlant, une promesse avait été faite dans les temps les plus archaïques de son mythe personnel. On lui avait dit : tu renonceras à cette jouissance et, en échange, je te garantirai une place et une protection. Tu renonceras à cette jouissance et tu te tourneras vers moi, vers l’Autre. Tu m’adresseras ta parole, tu m’adresseras ta demande et tu ne cesseras de me demander ce que je veux de toi… C’est en moi que tu construiras ton désir. Tu tomberas amoureux.

Mais lorsque la place de l’Autre est occupée par des personnalités et leurs arbitraires, que devient le processus de subjectivation ? Autrement dit, que se passe-t-il lorsque la question du « Que veut-il ? » se transforme de cette manière ?

 Pour les sujets en Turquie, il existe un récit — et une vérité qui s’y rattache — autour du meurtre des femmes et de l’impunité. En tant que professionnels travaillant dans l’espace public, nous l’entendons désormais plus souvent dans ce qui nous est adressé. Parfois sur le ton de la plaisanterie, parfois simplement comme une menace, mais le signifiant « je te tuerai et je ne ferai pas de prison » circule bel et bien, et de plus en plus fréquemment.

Ce n’est pas surprenant. Nous observons l’augmentation de la violence parmi les enfants et les adolescents. Nous voyons davantage de jeunes capables d’agresser quelqu’un à leur guise, voire de tuer. À mes yeux, c’est une question bien plus urgente que nombre de débats de politique intérieure ou extérieure.

Je me souviens qu’au cours des colloques sur la haine et sur l’acte psychanalytique, ces dernières années, j’avais évoqué les transformations à l’œuvre dans les écoles, en tant que lieu occupant la place de l’Autre dans la vie de l’enfant. J’avais alors dit que nous commencions à en observer les effets et que nous serions amenés à en parler bien davantage dans les années à venir.

Aujourd’hui, nous sommes confrontés à un tournant bien plus radical. Les MESEM (Centres de formation professionnelle) se multiplient et sont rapidement généralisés. On peut les considérer, de façon très schématique, comme des structures d’apprentissage où l’on se rend un jour par semaine, en lieu et place du lycée traditionnel.

Pour les familles et les enfants en situation de précarité, ils sont très attractifs : dès l’âge de quinze ans, les jeunes commencent à percevoir une rémunération, même modeste. Lorsque l’on éprouve des difficultés économiques au point de ne pouvoir financer ni le repas de midi ni les frais de transport, les MESEM peuvent apparaître comme une oasis dans le désert. Mais au-delà des éloges pédagogiques comme des critiques qu’ils suscitent, je voudrais attirer l’attention sur une perte d’un autre ordre.

Les lycées ne sont pas seulement des lieux d’enseignement. Ce sont aussi des lieux où se construit une culture du vivre-ensemble. Lorsqu’on parle avec ces enfants qui travaillent, les premières choses qu’ils évoquent sont souvent la solitude et l’isolement dans lesquels ils vivent. Au moment même où ils passent de l’enfance à l’adolescence, filles et garçons perdent cette expérience du vivre-ensemble. C’est la perte d’une culture commune qui fonde le lien social : l’expérience des relations, le partage d’un bâtiment, d’une cour, d’une cafétéria, bref, de tout ce qui permet à une vie collective de se construire.

Les écoles sont, par excellence, le domaine du Grand Autre et des petits autres. Elles possèdent leur propre loi, leur propre fonctionnement interne. À ce titre, elles ont une fonction d’organisation du lien social et de mise en forme du sujet. Ce sont également des lieux qui permettent des interventions relevant de la prévention et de la protection de la santé mentale.

Lors de l’attaque survenue dans une école à Maraş en avril 2026, nous avons justement vu comment ces mécanismes tentaient de fonctionner, mais aussi combien ils peinaient à le faire. Cette fois encore, à travers la référence à une personnalité occupant la fonction de directeur de la sûreté.

Le caractère politique de l’inconscient déplace la question du « Que veut-il ? », en tant que support du désir, hors du cabinet de consultation. Peut-être est-ce aussi par-là que passait Ahmet Hamdi Tanpınar lorsqu’il écrivait : « La Turquie ne permet pas à ses enfants de s’occuper d’autre chose que d’elle-même. » Lorsque nous sommes positionnés non comme des citoyens garantis par la Loi mais comme des enfants, comment la question du « Que veut-il ? » peut-elle être dépassée ? Qu’est-ce qui peut nous protéger de cet arbitraire, sinon le travail et la production ?

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.