Derya Gürsel
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie
Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”
6-7 Haziran 2026
VIII. Seminer’in ilk satırlarından itibaren Lacan, “psikanalizin başlangıcında aşk vardır” diye ileri sürer. Bu formül, daha en baştan tonu belirler. Aktarım, tedavi sırasında ortaya çıkan ikincil bir fenomen değildir; analitik kürün mümkün olmasının bizzat koşulunu oluşturur. Dolayısıyla aktarımı anlamak, aşkın yapısını anlamayı gerektirir.
Freud çok erken dönemde, hastaların analiste, terapistin gerçek kişiliğini büyük ölçüde aşan duygular yönelttiklerini keşfeder. Bu duygulanımlar eski yatırımları ve bilinçdışı öznel konumları yeniden üretir. Lacan bu keşfi radikalleştirir. Ona göre aktarım aşkı, öznenin Başka’nın kendi hakikati üzerine bir bilgiye sahip olduğunu varsaydığı anda ortaya çıkar. Analist böylece varsayılan bir bilginin taşıyıcısı hâline gelir. Özne, varlığına, arzusuna ve semptomuna ilişkin soruya bir cevap aramak için gelir. Bu varsayım, ne imgesel ne de yalnızca duygusal olan özel bir aşk biçimi üretir; yapısaldır.
Bu yapıyı aydınlatmak için Lacan, Platon’un Şölen’inin titiz bir okumasına girişir. Bu diyalog onun için aktarımın adeta önceden kurulmuş bir kuramı hâline gelir. Aşk üzerine çeşitli söylemler, Alkibiades’in belirleyici müdahalesine zemin hazırlar. Alkibiades, Sokrates’e duyduğu hayranlığı herkesin önünde açığa vurur. Sokrates’in benzersiz ve değerli bir şeye sahip olduğuna inanır. Bu şey ne güzelliğidir ne de görünürdeki bilgisidir; fakat varlığına olağanüstü bir değer veren gizli bir hazinedir. Bu sezgi, Lacancı okumanın çıkış noktasını oluşturur.
Lacan, bu varsayılan hazineyi belirtmek için Yunanca agalma terimini yeniden ele alır. Agalma, öznenin Başka’da keşfettiğine inandığı değerli nesnedir. Gerçekte görünür değildir ve nesnel hiçbir tutarlılığı yoktur. Buna rağmen son derece güçlü bir etki yaratır. Âşık olan kişi, ötekinin kendisinde eksik olan şeye sahip olduğuna inanır. Alkibiades de böylece Sokrates’e ulaşmak istediği gizli bir zenginlik atfeder. Aynı yapı aktarımda da bulunur: analizan, analistin kendisi hakkında bir hakikate sahip olduğunu varsayar. Dolayısıyla agalma, aşkın ve aktarımın çekirdeğidir.
VIII. Seminer’in temel tezlerinden biri, aşkın eksiklikten doğduğudur. İnsan tamam olduğu için değil, bölünmüş olduğu için sever. Lacan burada Diotima’nın öğretisini yeniden ele alır. Eros, Yoksulluk anlamına gelen Penia ile Kaynak anlamına gelen Poros’un oğludur. Bu mitsel soy bağı, aşkın her zaman yetersizlik tarafından damgalandığı anlamına gelir. Seven kişi, kendisinde bulamadığını ötekinde arar. Aşk bu eksikliği hiçbir zaman ortadan kaldırmaz; onu düzenler ve ona bir biçim verir. Bu nedenle aşk, arzudan ayrılmaz.
Lacan, aşkı öğretisinin üç temel kaydı üzerinden eklemler. İmgesel boyutunda aşk, özdeşleşmeye ve narsisizme dayanır. Özne, kendisini ötekinin imgesinde tanır. Simgesel boyutunda aşk, sözle, taleple ve öznenin tarihini örgütleyen gösterenlerle bağlantılıdır. Son olarak gerçek boyutunda, jouissance ve cinsel ilişkinin imkânsızıyla karşılaşır. Bu üç boyut birbirini dışlamaz; her aşk deneyiminde birbirine düğümlenir.
İmgesel boyut, büyülenmenin boyutudur. Öteki, ideal bir imgenin taşıyıcısı olarak görünür. Özne, bu imge aracılığıyla kendisini seyreder. Freud bu mekanizmayı narsisizm üzerine yazısında zaten betimlemişti. Ancak Lacan onun sınırlarını vurgular. Salt imgesel aşk, yanlış tanımanın tutsağı olarak kalır. Tamamlayıcılık yanılsamasına ve iki varlık arasındaki birleşme düşüne dayanır.
Simgesel aşk ise söz aracılığıyla geçen aşktır. “Seni seviyorum” demek yalnızca bir duyguyu ifade etmek değildir; özneyi bağlayan bir eylemi gerçekleştirmektir. Aşk, Başka’ya yöneltilmiş bir hitabı varsayar. Simgesel bir tanınmayı ve dile yazılmayı içerir. Aynı zamanda aşk talebinin de açıldığı kayıt budur; bu talep, onu tatmin edebilecek nesnelerden her zaman daha geniştir.
Lacan’ın daha sonraki gelişmeleriyle, özellikle Encore’da, aşk jouissance temelinde düşünülür. Jouissance özünde yalnızdır. Her özne, dürtüsel tatmininin kendine özgü tarzıyla baş başa kalır. Böylece aşk, bu yalnızlığı aşma girişimi olarak görünür. Cinsel ilişkinin imkânsızlığını ortadan kaldırmaz, fakat onun etkilerine katlanmayı mümkün kılar. Lacan bu nedenle aşkın, var olmayan cinsel ilişkiye bir ikame oluşturduğunu söyleyecektir.
VIII. Seminer’in en özgün keşfi, aşk metaforunda yatar. Lacan iki konumu birbirinden ayırır: seven kişi olan érastès ve sevilen kişi olan érôménos. Birincisi eksiklik tarafındadır; ikincisi ise bir şeye sahipmiş gibi görünür. Aşk, bir tersine dönüş mümkün olduğunda ortaya çıkar. Sevilen kişi kendi sırası geldiğinde arzulayan hâline gelir. Bu yer değişimi, aşkın bizzat anlamını üretir.
Bu fikri somutlaştırmak için Lacan ünlü bir imge önerir. Bir el olgun bir meyveye, açılmış bir çiçeğe ya da yanmakta olan bir odun parçasına uzanır. Tam nesnesine eriştiği anda başka bir el belirir ve ona doğru gelir. Nesne olarak kalması gereken şey, arzunun öznesine dönüşür. Bu öngörülemez karşılaşma, Lacan’ın aşkın mucizesi dediği şeyi oluşturur. Bu imge, arzudan aşka geçişi kusursuz biçimde gösterir.
VIII. Seminer, doğrudan doğruya nesne a’nın geliştirilmesini hazırlar. Şölen’deki agalma, arzunun nedeni hâline gelecek bu tekil nesneyi şimdiden haber verir. Nesne a ne gerçek bir nesnedir ne de imgesel bir nesnedir. Öznenin eksiğini temsil eder ve arzusunu harekete geçirir. Aktarımda analistin bu nesneyi içerdiği varsayılır. Analitik çalışma ise giderek bu varsayımın yapısını açığa çıkarmaya yönelir.
Aşkın ardında, Freudcu Şey (Das Ding) sorunu belirir. Bu Şey, arzunun etrafında örgütlendiği erişilemez çekirdeği temsil eder. Aşk, Güzel ve idealler, özne ile doğrudan erişilmesi imkânsız olan bu gerçek arasında aracılık işlevi görür. Öznenin en radikal jouissance karşısında belirli bir mesafeyi korumasına imkân tanırlar.
Kürde analist paradoksal bir konum işgal eder. Bir bilgiye sahipmiş gibi yatırımla yüklenir; fakat aynı zamanda bu yerle özdeşleşmemelidir. Alkibiades karşısındaki Sokrates gibi, varsayımın taşıyıcısı olmayı kabul eder ama aranan nesneye sahip olduğunu iddia etmez. Onun eylemi, arzunun alanını açık tutmaktır. Analist özneye eksik olanı vermez; eksikliğinin mantığını keşfetmesine imkân sağlar.
Bu geliştirme doğrudan “özne varsayılan bilgi” kavramına götürür. Analizan, analiste bilinçdışı hakikati hakkında bir bilgi atfeder. Aktarımı destekleyen şey bu varsayımdır. Ancak analiz giderek bu inancı çözmeyi hedefler. Kür sırasında üretilen bilgi analistin içinde değil, öznenin kendi çalışmasında bulunur. Analizin sonu, bilgiyle kurulan bu ilişkinin dönüşümünü içerir.
Okumamız üç dilde, çeşitli çeviriler ve farklı versiyonlar üzerinden yürütülmektedir; dolayısıyla Fransızca, İngilizce ve Türkçe.
Burada söz konusu olan yalnızca Lacan’ın bugün birçok dilde okunuyor olduğunu söylemek değildir. Daha ileri gitmek gerekir: psikanalizin kendisi artık çok dilli bir uzamda var olmaktadır. O artık yalnızca Freud’un yazdığı dilde ya da Lacan’ın öğrettiği dilde dolaşmaz. Yolculuk eder, yer değiştirir, kırılır, yeniden kurulur. Ve bu yer değiştirme sırasında zorunlu olarak bir şey değişir.
Bu durum psikanaliz açısından ikincil değildir. Tam merkezine dokunur. Çünkü bilinçdışı, evrensel anlamlardan oluşan saf ve soyut bir sistem değildir. Tekil bir dil içinde ortaya çıkar; o dilin eşseslilikleri, ritimleri, tınıları ve kendine özgü imkânsızlıklarıyla birlikte.
Dolayısıyla bir analitik kavram bir dilden diğerine geçtiğinde değişen yalnızca sözcük değildir. Onu kuşatan bütün yankılar ağı da değişir.
Freud’un Almanca terimi ya da Lacan’ın Fransızca sözcüğü, her zaman kültürel, şiirsel, tarihsel ve bedensel bir arka plan taşır.
Oysa çeviri çoğu zaman bunu silmeye eğilimlidir.
Bu nedenle psikanaliz paradoksal bir durumda bulunur: çeviri olmadan yaşayamaz, fakat her çeviri de onun Gerçek’inden bir şeyi tehdit eder.
Bu durumda düşünülmesi gereken yalnızca neyin aktarıldığı değil, neyin kaybedildiğidir.
Ve belki de daha önemlisi: kaybedildikten sonra başka bir biçim altında geri dönen şey.
Psikanaliz hiçbir zaman tek bir dilde ikamet etmez. Her zaman bir dilde doğar, fakat daha şimdiden başka bir dilde çalışmaktadır. Bu ikisi arasında bir süreklilik değil, bir yarık vardır.
İki dilli analist, göçmen analist, bir dilde dinleyip başka bir dilde düş gören analist bunu önceden herhangi bir kurama ihtiyaç duymaksızın bilir. Bilinçdışından bir şey, dilsel bir sınırı geçtiğinde değişir. Değişen kavramın kendisi değil, gösterenin dokusu, yoğunluğu ve bedensel yankısıdır. Bir yorum anlam düzeyinde tamamen doğru olabilir, ama yine de kesinti yaratan şeyi kaçırabilir.
Bu nedenle psikanalizde çeviri sorunu yalnızca filolojik sadakat meselesi değildir. Bizzat aktarımın yapısını ilgilendirir. Freud’u ya da Lacan’ı çevirmek, kavramları bir odadan diğerine taşınan özdeş nesneler gibi bir dilden diğerine aktarmak değildir.
Çeviri, her dilin kendine özgü Gerçek’ine dokunur.
Her çeviri bir artık üretir.
Bu artık basit bir teknik kusura karşılık gelmez. Yapısaldır. Çünkü hiçbir dil başka bir dili bütünüyle örtmez.
Bir sözcük görünürdeki anlamına göre çevrilebilir, ama ses yükünü, cinsel belirsizliğini, duygusal şiddetini ya da tarihsel boyutunu kaybedebilir.
Psikanalizde bu kayıp temel bir önem kazanır; çünkü gösteren yalnızca tanımıyla değil, kaymaları, komşulukları ve kesintileriyle işler.
Bu sorun özellikle iki dilli öznelerin kliniğinde ortaya çıkar.
Bir hasta birkaç dili akıcı biçimde konuşabilir ve yine de bazı şeyleri yalnızca bir tek dilde söyleyebilir.
Bazen aşkın bir dili, nefretin bir dili, otoritenin bir dili ya da fantazmın bir dili vardır.
Bazı analizanlar ana dillerinde hakaret eder ama yabancı dilde arzularlar. Bazıları bir dilde düş görür, başka bir dilde hesap yapar.
Göçmen öznelerde dil değişimi ruhsal ekonomide bir değişiklik bile üretebilir.
Yabancı dil kimi zaman kaygıya karşı bir koruma işlevi görür. Bir mesafe yaratır. Duygulanımı hafifletir.
Buna karşılık ana dil, utanç, suçluluk ya da travma ile doymuş olarak kalabilir.
Bazen bir özne travmatik bir olayı yalnızca Fransızca anlatabilir; oysa olay Türkçe, Arapça ya da İspanyolca yaşanmıştır.
Bu durumda yabancı dil bir ekran işlevi görür.
Fakat başka anlarda ana dilde unutulmuş bir sözcük seans sırasında ansızın geri gelir ve içeriye zorla girer.
Çoğu zaman bilinçdışından bir şey tam da diller arasındaki bu geçiş anlarında ortaya çıkar.
İki dilli sürçmeler bu nedenle özellikle değerlidir.
Öznenin konuştuğu dilde hiçbir zaman bütünüyle ikamet etmediğini gösterirler.
Her zaman bir kayma vardır.
Ve bu kayma bazen arzunun bizzat mekânıdır.
Bir dili terk etmek aynı zamanda simgesel bir bölgeyi terk etmektir.
Sürgün, yalnızca gerçek bir ülkeyi kaybetmez. Arzusunun kurulduğu ses dokusunu da kaybeder.
Ana dil hiçbir zaman yalnızca bir iletişim aracı değildir. İlk özdeşleşmelerin, ilk yasakların ve ilk aşk hitaplarının yeridir.
Özne bu dilde adlandırılmıştır.
Dolayısıyla dil değiştirmek bazen öznenin söylem içindeki yerini değiştirmeye kadar varabilir.
Kültürlerarası klinik bize ayrıca bazı semptomatik oluşumların kullanılan dile göre değiştiğini de göstermektedir.
Lacan harfin bu canlı boyutunu yeniden içeri sokmaya çalışmıştı. Onun zor üslubu akademik bir gösteriş değildi. Lacan’da zorluk, aktarımın bir parçasıdır. Okur anlamı basitçe tüketemez. Bir okuma deneyiminden geçmek zorundadır. Lacan okurunu dildeki delikle karşılaşmaya zorlar. Kelime oyunları, sözdizimsel kesintileri ve eşseslilikleri bir direnç üretir. Bu direnç, analitik metni anlamın imgesel kapanışına karşı korur.
Harf, dilin saf iletişim olmaktan çıkıp bedenin Gerçek’ine dokunduğu noktayı belirtir.
Bir kürde etkili olan yalnızca içerik değildir. Bazen bir aksan, bir tekrar ya da bir eşsesliliktir. Gösteren bilinçli anlamın ötesinde çalışır. Dolayısıyla çevrilemez olan şey psikanalizin bir başarısızlığı değildir. Belki de tam tersine onun temel koşuludur. Çünkü eğer her şey bir dilden diğerine kusursuz biçimde çevrilebilseydi artık ne artık kalırdı, ne eşseslilik, ne de kayıp. Başka bir deyişle bilinçdışı da kalmazdı. Bilinçdışı tam da bu aralıkta ortaya çıkar. Tam olarak söylenemeyende. Direnende.
İki dilli özne çoğu zaman hiçbir dilin deneyimini bütünüyle ifade etmeye yetmediğini keşfeder. Fakat bu yetersizlik aynı zamanda bir yaratım alanına dönüşür. Bazı sürgün yazarlar, diller arasındaki bu yarıktan hareketle yeni bir yazı icat ederler.
Çeviri böylece bir eylem hâline gelir. Çevirmenin öznesini de işin içine katan bir eylem.
Gerçek anlamda analitik bir çeviri, yabancılığı ortadan kaldırmaya çalışmaz. Tam tersine, onu aktarmaya çalışır.
Ve belki de psikanalizin geleceği tam olarak bu yeteneğe bağlıdır: diller arasında, gösterenin özne üretmeye devam ettiği o imkânsız noktayı canlı tutabilmek. Çağdaş klinikte dil sorunu giderek daha merkezi bir yer işgal etmektedir. Göçler, sürgünler, kültürel yer değiştirmeler, ama aynı zamanda toplumsal bağdaki dönüşümler de, aynı ana dili paylaşmayan bir özne ile bir analistin karşılaşmasını sıklaştırmıştır. Bir zamanlar teknik bir engel ya da ikincil bir unsur olarak görülen bu durum, bugün analitik deneyimin temel bir boyutunu açığa çıkarmaktadır.
Daha “Psikanalizde Sözün ve Dilin İşlevi ve Alanı” metninde özne, gösterenin bir etkisi olarak düşünülür. Özne, kendisinden önce gelen, içinden geçen ve onu belirleyen bir dil içinde konuşur. VIII. Seminer’de Lacan, aktarımın özne varsayılan bilgi temelinde kurulduğunu gösterir. Oysa bu varsayım dille derinden bağlantılıdır.
Analist özneninkinden başka bir dil konuştuğunda ne olur?
Bu soru son derece zengin bir klinik ve kuramsal alan açar. Aktarım artık yalnızca ifadelerin içeriğinde değil; kesintilerde, eşsesliliklerde, bir dilden diğerine geçişlerde, çeviri kayıplarında, aksanlarda, sessizliklerde ve kaymalarda oynanır.
İki dilli ya da göçmen özne çoğu zaman bazı ruhsal deneyimlerin kullanılan dile göre aynı şekilde söylenemediğini keşfeder. Bazı duygulanımlar ana dile bağlı kalır. Bazı içerikler ise ancak yabancı bir dil aracılığıyla söylenebilir hâle gelir. Böylece analitik aktarım, gösterenin maddeselliğine doğru yer değiştirir.
Charles Melman, “Diller ve Aktarım” adlı metninde bu perspektifi sürdürür ve her dilin kendine özgü bir jouissance ekonomisini devreye soktuğunu gösterir. Bir dil hiçbir zaman başka bir dilin yerine geçemez. Her dil Gerçek’i, bedeni, arzuyu, zamansallığı ve öznenin yerini farklı biçimde keser.
Başka bir dil konuşan bir analistle yürütülen analitik deneyim böylece özgül etkiler üretebilir: söylemin otomatikleşmesinin bozulması, imgesel özdeşleşmelerin değişmesi, anlamın ötesinde harfin ortaya çıkması ya da dile içkin kayıpla daha doğrudan bir karşılaşma.
VIII. Seminer’de Lacan, analitik aktarımın temel bir yeniden formülasyonunu önerir. Aktarım ne basit bir duygusal yer değiştirmedir ne de çocukluk ilişkilerinin imgesel bir tekrarıdır. Aktarım simgesel bir yapıya dayanır: bilgi varsayımına.
Lacan, aktarımın özne varsayılan bilgi olduğu anda ortaya çıktığını yazar. Hasta, analiste arzusu, semptomu ve bilinçdışının hakikati hakkında bir bilgi atfeder. Bu varsayım, kürün bizzat motorunu oluşturur. Nitekim hastaların, bu bilginin kendisine atfedildiği yeri belirlemek istercesine, analistin kökenini ya da aksanını sorgulamaları da nadir rastlanan bir durum değildir.
Bununla birlikte varsayılan bu bilgi hiçbir zaman pozitif bir bilgi değildir. Üniversite bilgisi ya da anlamların ustalığı söz konusu değildir. Bilinçdışı bilgisi delikli bir bilgidir; eksiklik tarafından yapılandırılmıştır.
Özne, başka bir dil konuşan analiste de aynı bilgiyi mi varsayar?
Paradoksal biçimde, dilsel başkalık analitik Başka’nın muammalı boyutunu güçlendirebilir. Yabancı analist bazen imgesel özdeşleşmeler tarafından daha az doymuş bir konum işgal eder. Özne onun üzerine daha opak, daha gizemli bir bilgi biçimi yansıtabilir.
Bu durumda aktarım, dilin kendi etkilerine karşı özellikle duyarlı hâle gelir: aksan, tereddütler, hatalar, eşseslilikler, kısmi yanlış anlamalar.
Bu yapı içinde analist artık imgesel bir ayna gibi işlemez; Başka’daki eksikliğin yeri olarak işlev görür.
Bu boyut Lacan’ın öğretisiyle derinden örtüşür: analist özneyi tamamen anlamak için değil, eksikliğin yerini desteklemek için oradadır.
Öğretisinin sonraki gelişmelerinde Lacan “lalangue” terimini ortaya koyar. Bu kavram, dili bir dilbilimsel sistem olarak düşünmek ile dili bir jouissance tortusu olarak düşünmek arasında ayrım yapmayı mümkün kılar.
Lalangue; ses izlerinden, eşsesliliklerden, tekrarlarından, duygulanımlardan ve özneyi çocukluğundan itibaren damgalayan bedensel deneyimlerden oluşur.
Dolayısıyla ana dil yalnızca ilk iletişim aracı değildir. Bir jouissance alanı ve bedenin yazıldığı bir mekândır.
İki dilli öznelerde bu boyut özellikle görünür hâle gelir. Hastalar sık sık bazı duyguların yalnızca bir dilde var olduğunu; bazı anıların yalnızca ana dilde ortaya çıktığını; bazı sözcüklerin çevrilemez göründüğünü; bir dilden diğerine geçmenin beden ve arzuyla ilişkiyi derinden değiştirdiğini bildirirler.
Analitik aktarım böylece diller arasındaki bölünmeyi açığa çıkarır.
Kürde, öznenin yoğun bir duygulanım, çocukluk anısı ya da jouissance’a kaygı verici bir yakınlık ortaya çıktığında ansızın dil değiştirmesi sık rastlanan bir durumdur.
Bu dil değişimi, basit bir sosyodilbilimsel olguya indirgenemez. Öznel bir eylem oluşturur; kimi zaman öznenin kaygıyla, jouissance’la ya da adlandırmanın başarısızlığıyla karşılaştığı noktaya son derece yakın bir yerde ortaya çıkar.
Yabancı dil bazen duygulanıma karşı koruyucu bir ekran işlevi görebilir. Buna karşılık ana dil, ses, rüya ya da sürçme biçiminde geri dönebilir.
Başka bir dil konuşan analist bu durumda yalnızca anlamla değil, lalangue’ın maddeselliğiyle de karşı karşıya kalır.
İki dillilik, hiçbir şekilde iki dilsel sistemin uyumlu bir biçimde bir arada var olması anlamına gelmez; diller çoğu zaman farklı duygusal, özdeşleşimsel ve dürtüsel yatırımlara göre hiyerarşik olarak örgütlenir.
Bir dil anneyle, babayla, sürgünle, okulla, travmayla, cinsellikle, utançla ya da toplumsal entegrasyonla bağlantılı olabilir.
Göçmenlerin kliniğinde köken dili sıklıkla mahremiyet ve jouissance ile ilişkili kalırken, ev sahibi ülkenin dili toplumsallaşmanın dili hâline gelir.
Bu durumda özne derin bir bölünmüşlük duygusu yaşayabilir.
Bazı kişiler şöyle der:
“Bu dilde aynı kişi değilim.”
Bu ifade, dil ile öznellik arasındaki ilişkiye tanıklık eder.
Her dil, öznenin Başka’nın arzusu içindeki farklı bir konumunu devreye sokar.
Yabancı bir analistle kurulan aktarım çeşitli öznel yer değiştirmeleri kolaylaştırabilir: bir özdeşliksizleşme süreci, ailevi özdeşleşmeler karşısında mesafe alma, gösterenlerin yeniden dinlenmesi ve bazı kültürel ideallerden ayrışma.
Bununla birlikte bu yapı aynı zamanda kaygı da yaratabilir.
Dilin yalnızca kısmen paylaşılması, ilkel bir kayıp deneyimini yeniden etkinleştirebilir.
Özne böylece dilin kendisinin sınırlarıyla karşılaşır.
Melman’a göre her dil, arzunun ve jouissance’ın kendine özgü bir ekonomisini örgütler; diller birbirlerinin yerine geçemez.
Her dil dünyayı belirli bir biçimde keser. İki dilli öznede aktarım, ana dile kök salmış bir S1 ile Başka’nın dilinde kurulmuş bir S2 arasında açılır; analiz ise her türlü çeviriden kaçan *lalangue* artığını görünür kılar.
Dilbilgisel yapılar, ses özellikleri, hitap biçimleri, eril ve dişil arasındaki ayrımlar, nezaket ya da akrabalık biçimleri öznelleşme süreçlerini derinden etkiler.
Analitik kürde eksiksiz bir çeviri mümkün değildir. Her zaman bir artık kalır. Psikanalizin ilgilendiği şey de tam olarak bu artıktır.
Başka bir dil konuşan analist, aktarım içinde özgül bir yer işgal edebilir. Radikal biçimde yabancı, gizemli ya da öznenin alışılmış imgesel ağlarına daha az yakalanmış biri olarak görünebilir. Bu yabancılık yapılandırıcı bir işleve sahip olabilir. Özne artık yalnızca örtük kodlarını paylaşan bir benzerle karşılaşmaz; bir kayma noktasıyla karşılaşır. Bu mesafe, imgesel apaçıklıkların hâkimiyetini gevşeterek gösterenin maddeselliğinin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Bu nedenle aksanın etkileri özellikle önemli hâle gelir. Aksan, ses nesnesi olarak işlev görebilir. Özne yalnızca söylenen şeyden değil, onun söyleniş biçiminden de etkilenebilir.
Yabancı analist bazen dilin tanıdık dokusunda bir aralık yaratır. Bu aralık, öznenin kendi sözlerini farklı bir biçimde duymasına imkân verebilir. Böylece aktarım, psikolojik içerikten çok kesinti etkileri etrafında örgütlenmeye başlar.
İki dilli klinik bu nedenle bazı özgül olguları görünür kılar: rüyalarda dil değişimi, iki dil arasındaki geçiş noktasında ortaya çıkan sürçmeler, çevrilemeden kalmış sözcüklerin ansızın belirmesi ya da kullanılan dile göre duygulanımın yoğunluğunun değişmesi. Rüyalar, kaygının derecesine ya da belirli duygulanımlara yakınlığa göre dil değiştirebilir. Sürçmeler çoğu zaman iki dil arasındaki geçiş noktasında ortaya çıkar. Bazı sözcükler çevrilemez olarak kalır. Özne bazen şöyle der: “Bu dilde aynı şey değil.” Bu ifade psikanalizin kalbine dokunur. Gösteren hiçbir zaman anlamla bütünüyle çakışmaz. Her zaman indirgenemez bir artık kalır. İki dillilik deneyimi bu imkânsızlığı özellikle görünür kılar.
Kürde, bu çevirinin imkânsızlaştığı anlar gerçek yorum noktalarına dönüşebilir. Özne burada, bir şeyin her zaman anlam üzerindeki hâkimiyetten kaçtığını ve tam da gösterensel kesintinin bulunduğu yerde ısrar etmeyi sürdürdüğünü keşfeder.
Charles Melman ayrıca sürgün, aktarım ve ayrılmaya bağlı bazı öznel boyutları düşünmek için “Musa kompleksi” kavramını önerir. Musa, bir halkı kendisinin asla yerleşemeyeceği bir toprağa götüren kişidir. Bu figür, birçok göçmen öznenin durumunu düşünmeye imkân verir: aktarımın kesintiye uğraması, kültürel yer değiştirme, kuşaklar arası aktarım güçlükleri ve köken diliyle kurulan karmaşık ilişki. Göçmenlerin çocukları çoğu zaman iki dil ve iki simgesel evren arasında ara bir konum işgal ederler.
Başka’nın yeri coğrafi bir mekân değil, simgesel bir yapıdır. İki dilli özne için bu yer bölünmüş olarak görünebilir. İki dil hiçbir zaman bütünüyle üst üste gelmez. Aralarında kesinti bölgeleri, kısmi örtüşmeler ve çevirisi imkânsız alanlar bulunur.
Özne, bu farklı simgesel uzamlar arasında dolaşır, ancak onları hiçbir zaman bütünüyle birleştiremez. Analitik aktarım, bu bölünmüşlüğün söylenebilir hâle geldiği yer olabilir. Diller arasındaki geçişler, çeviri kayıpları, aksanlar, eşseslilikler ve sessizlikler öznenin kurucu bölünmüşlüğünü görünür kılar.
Lacan daha sonra dilin iletişimsel olmayan boyutunu belirtmek için lalangue terimini ortaya atacaktır: ses özellikleri, bedensel izler, eşseslilikler ve ana dile yerleşmiş jouissance artıklarını ifade etmek üzere.
Lalangue, ana dile yerleşmiş ses etkilerini, bedensel izleri, eşseslilikleri ve jouissance artıklarını ilgilendirir. İki dilli kürde bu boyut sıklıkla ortaya çıkar: çevrilemeyen sözcükler, yalnızca bir dilde geri gelen anılar, dili değişen rüyalar ya da belirli seslere bağlı duygulanımlar. Başka bir dil konuşan bir analistle kurulan aktarım, bu durumda anlam ile jouissance arasında bir ayrışma üretebilir.
Özne, söylemeye çalıştığı şeyin her zaman formüle edebildiğinden daha fazla olduğunu keşfeder. Seans sırasında dil değişimi analitik bir olay olarak duyulmalıdır. Çoğu zaman öznel konumda bir yer değiştirmeye işaret eder. Bu nedenle analist yalnızca söylemin içeriğine değil, diller arasındaki geçişlerin maddeselliğine de dikkat etmelidir.
Yabancı analist özgül bir başkalık getirir. Özne ona gizemli bir bilgi, bir dışsallık ya da tam tersine daha özgür bir konuşmaya olanak tanıyan bir tarafsızlık atfedebilir. Böyle bir konum, bazı ailevi ya da kültürel özdeşleşmelerden ayrılmayı kolaylaştırabilir. Böylece aktarım, öznenin kendi gösterenlerini farklı bir biçimde duyabileceği bir alana dönüşür.
Bu tartışma, dil sorununun analitik kürün basit bir bağlamını değil, onun temel işleçlerinden birini oluşturduğunu kabul etmeye götürür. Lacan’ın öğretisinden ve Charles Melman’ın geliştirmelerinden hareketle, aktarımın birden fazla dil arasında işlediği durumlarda öznenin bölünmüşlüğünü, gösterenin maddeselliğini ve eksiksiz bir çevirinin imkânsızlığını özellikle belirgin bir biçimde görünür kıldığı ortaya çıkmaktadır. Bir dilden diğerine geçişler, eşseslilikler, aksanlar, sürçmeler ve çevrilemeyen artıklar ikincil ya da rastlantısal olgular değildir; bunlar arzunun, jouissance’ın ve Başka’yla ilişkinin düğümlendiği yeri gösterirler. İki dilli klinik, böylece hiçbir dilin öznel deneyimi bütünüyle kuşatamayacağını göstermektedir: her dil bedenin, duygulanımın ve simgesel olanın kendine özgü bir ekonomisini devreye sokar. Bu anlamda, başka bir dil konuşan analist, alışılmış özdeşleşmeleri yerinden oynatan ve analitik söyleme özgü kesinti etkilerini daha duyulur kılan bir aralık yaratarak özellikle verimli bir konum işgal edebilir.
Psikanalizi çok dilli bir çerçeve içinde düşünmek, bilinçdışının hiçbir zaman çevrilebilir bir içeriğe indirgenemeyeceğini kabul etmeye götürür. Bilinçdışı daha ziyade çeviriye direnen, bir dilden diğerine yer değiştiren ve geride bir lalangueartığı bırakan şeyde kendini gösterir.
EK:
Dandini Dandini Dastana: Tarihi ve Anlamı
“Dandini dandini dastana” ninnisi, Anadolu’nun eski sözlü kültür repertuvarına aittir. Pek çok Türk çocuk tekerlemesinde olduğu gibi belirli bir yazara atfedilemez ve sözlü aktarım yoluyla, kuşaktan kuşağa, köylerden Osmanlı İmparatorluğu’nun kent merkezlerine, oradan da çağdaş Türkiye’ye aktarılmıştır.
Geleneksel metin:
Dandini dandini dastana
Danalar girmiş bostana
Kov bostancı danayı
Yemesin lahanayı
Bu tekerleme, bazı temel sözcüklerin de gösterdiği gibi Anadolu’nun kırsal evrenine aittir: danalar, bostan, bostancı.
Böylece hayvanlardan, sebze yetiştirilen alanlardan ve bahçenin korunmasından oluşan tarımsal bir imgelem alanını harekete geçirir. Pek çok Türk ninnisinde olduğu gibi, gündelik yaşam sahnelerini ritmik ve yatıştırıcı bir işleve bağlar.
Bununla birlikte önemi yalnızca anlamsal içeriğinden kaynaklanmaz. Aynı zamanda “dandini”, “ninni”, “eee”, “hu hu” gibi hecelerin ses maddeselliğine dayanır; bu heceler eklemlenmiş anlamdan önce gelir ve dilin sesle ve ritimle kurulan bir deneyimine katılırlar. Zaten Türkçede “ninni” sözcüğü doğrudan “berceuse”, yani ninni anlamına gelir.
Bu açıdan bakıldığında “Dandini”, sallanmayı, tekrarı ve anne bedeninin yakınlığını çağrıştıran bir sesleniş biçimi olarak duyulabilir. Türkiye’de son derece yaygın olan bu tekerleme, yaşamın ilk aylarından itibaren sıklıkla işitilir; bu nedenle güçlü bir anısal, duygusal ve kültürel değerle yatırımlanır.
KAYNAKÇA
- Lacan, Jacques. Le Séminaire, Livre VIII : Le Transfert. Paris: ALI
- Lacan, Jacques. Fonction et champ de la parole et du langage en psychanalyse.
- Lacan, Jacques. L’Étourdit.
- Lacan, Jacques. Encore.
- Melman, Charles. Les langues et le transfert.
- Melman, Charles. L’Homme sans gravité.
- Freud, Sigmund. L’interprétation du rêve.
- Freud, Sigmund. Psychopathologie de la vie quotidienne.
- Benveniste, Émile. Problèmes de linguistique générale.
- Kristeva, Julia. Étrangers à nous-mêmes.
- Derrida, Jacques. Le monolinguisme de l’autre.
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie
Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert
6-7 Juin 2026
De toit en toit, de langue en langue, « dandini dandini dastana »
DAMDAN DAMA DILDEN DILE : « dandini dandini dastana »
Derya Gürsel
Dès les premières lignes du Séminaire VIII, Lacan affirme que « au commencement de la psychanalyse, il y a l’amour ». Cette formule donne immédiatement le ton. Le transfert n’est pas un phénomène secondaire qui apparaîtrait au cours du traitement ; il constitue la condition même de possibilité de la cure analytique. Comprendre le transfert suppose donc de comprendre la structure de l’amour.
Freud découvre très tôt que les patients adressent à l’analyste des sentiments qui dépassent largement la personne réelle du thérapeute. Ces affects reproduisent des investissements anciens et des positions subjectives inconscientes. Lacan radicalise cette découverte. Selon lui, l’amour de transfert apparaît lorsque le sujet suppose que l’Autre détient un savoir sur sa vérité. L’analyste devient alors le support d’un savoir supposé. Le sujet vient chercher une réponse à la question de son être, de son désir et de son symptôme. Cette supposition produit une forme d’amour particulière qui n’est ni imaginaire ni simplement affective : elle est structurale.
Pour éclairer cette structure, Lacan entreprend une lecture minutieuse du Banquet de Platon. Ce dialogue devient pour lui une véritable théorie anticipée du transfert. Les différents discours sur l’amour préparent l’intervention décisive d’Alcibiade. Celui-ci révèle publiquement sa fascination pour Socrate. Il est persuadé que Socrate possède quelque chose d’unique et de précieux. Ce n’est pas sa beauté, ni son savoir apparent, mais un trésor caché qui donne à sa présence une valeur exceptionnelle. Cette intuition constitue le point de départ de la lecture lacanienne.
Lacan reprend le terme grec agalma pour désigner ce trésor supposé. L’agalma est l’objet précieux que le sujet croit découvrir dans l’Autre. Il n’est pas réellement visible et ne possède aucune consistance objective. Pourtant il exerce un pouvoir considérable. L’amoureux croit que l’autre possède ce qui lui manque. Alcibiade attribue ainsi à Socrate une richesse secrète qu’il désire atteindre. Cette structure se retrouve dans le transfert : l’analysant suppose que l’analyste détient une vérité sur lui-même. L’agalma est donc le noyau de l’amour et du transfert.
Une des thèses centrales du Séminaire VIII est que l’amour naît du manque. L’être humain n’aime pas parce qu’il est complet mais parce qu’il est divisé. Lacan reprend ici l’enseignement de Diotime. Éros est le fils de Pénia, la pauvreté, et de Poros, la ressource. Cette filiation mythique signifie que l’amour est toujours marqué par l’insuffisance. Celui qui aime cherche dans l’autre ce qu’il ne trouve pas en lui-même. L’amour n’efface jamais ce manque ; il l’organise et lui donne une forme. C’est pourquoi l’amour demeure inséparable du désir.
Lacan articule l’amour selon les trois registres fondamentaux de son enseignement. Dans sa dimension imaginaire, l’amour repose sur l’identification et le narcissisme. Le sujet se reconnaît dans l’image de l’autre. Dans sa dimension symbolique, l’amour est lié à la parole, à la demande et aux signifiants qui organisent l’histoire du sujet. Enfin, dans sa dimension réelle, il rencontre la jouissance et l’impossible du rapport sexuel. Ces trois dimensions ne s’excluent pas mais se nouent dans chaque expérience amoureuse.
La dimension imaginaire est celle de la fascination. L’autre apparaît comme porteur d’une image idéale. Le sujet se contemple lui-même à travers cette image. Freud avait déjà décrit ce mécanisme dans son texte sur le narcissisme. Lacan en souligne cependant les limites. L’amour purement imaginaire reste prisonnier de la méconnaissance. Il repose sur l’illusion de la complémentarité et sur le rêve d’une fusion entre deux êtres.
L’amour symbolique est celui qui passe par la parole. Dire « je t’aime » ne consiste pas simplement à exprimer un sentiment ; c’est accomplir un acte qui engage le sujet. L’amour suppose une adresse à l’Autre. Il implique une reconnaissance symbolique et une inscription dans le langage. C’est également dans ce registre que se déploie la demande d’amour, toujours plus vaste que les objets qui pourraient la satisfaire.
Avec les développements ultérieurs de Lacan, notamment dans Encore, l’amour est pensé à partir de la jouissance. La jouissance est fondamentalement solitaire. Chaque sujet demeure seul avec son mode singulier de satisfaction pulsionnelle. L’amour apparaît alors comme une tentative de dépasser cette solitude. Il ne supprime pas l’impossible du rapport sexuel mais permet d’en supporter les effets. Lacan dira ainsi que l’amour supplée au rapport sexuel qui n’existe pas.
La découverte la plus originale du Séminaire VIII réside dans la métaphore de l’amour. Lacan distingue deux positions : l’érastès, celui qui aime, et l’érôménos, celui qui est aimé. Le premier est du côté du manque ; le second semble posséder quelque chose. L’amour surgit lorsqu’un renversement devient possible. Celui qui était aimé devient à son tour désirant. Cette permutation produit la signification même de l’amour.
Pour rendre cette idée sensible, Lacan propose une image devenue célèbre. Une main se tend vers un fruit mûr, une fleur ouverte ou une bûche enflammée. Au moment où elle atteint son objet, une autre main surgit et vient à sa rencontre. Ce qui devait rester un objet devient sujet de désir. Cette rencontre imprévisible constitue ce que Lacan appelle le miracle de l’amour. L’image illustre parfaitement le passage du désir à l’amour.
Le Séminaire VIII prépare directement l’élaboration de l’objet a. L’agalma du Banquet annonce déjà cet objet singulier qui deviendra la cause du désir. L’objet a n’est ni un objet réel ni un objet imaginaire. Il représente ce qui manque au sujet et met son désir en mouvement. Dans le transfert, l’analyste est supposé contenir cet objet. Le travail analytique consistera progressivement à révéler la structure de cette supposition.
Derrière l’amour se profile la question de Das Ding, la Chose freudienne. Cette Chose représente le noyau inaccessible autour duquel s’organise le désir. L’amour, le Beau et les idéaux jouent un rôle de médiation entre le sujet et ce réel impossible à atteindre directement. Ils permettent au sujet de maintenir une certaine distance avec la jouissance la plus radicale.
Dans la cure, l’analyste occupe une position paradoxale. Il est investi comme détenteur d’un savoir alors même qu’il ne doit pas s’identifier à cette place. Comme Socrate face à Alcibiade, il accepte d’être le support de la supposition sans prétendre posséder l’objet recherché. Son acte consiste à maintenir ouvert l’espace du désir. L’analyste ne donne pas au sujet ce qui lui manque ; il lui permet de découvrir la logique de son manque.
Cette élaboration conduit directement au concept de sujet supposé savoir. L’analysant suppose à l’analyste un savoir sur sa vérité inconsciente. Cette supposition soutient le transfert. Cependant, l’analyse vise progressivement à dissoudre cette croyance. Le savoir produit dans la cure ne se trouve pas dans l’analyste mais dans le travail du sujet lui-même. La fin de l’analyse implique une transformation de cette relation au savoir.
Notre lecture du Séminaire est menée à partir de trois langues et de plusieurs versions : le français, l’anglais et le turc. Il ne s’agit pas seulement de dire que Lacan est aujourd’hui lu dans plusieurs langues. Il faut aller plus loin : la psychanalyse elle-même existe désormais dans un espace plurilingue. Elle ne circule plus uniquement dans la langue où Freud écrivit ni dans celle où Lacan enseigna. Elle voyage, se déplace, se fracture, se recompose. Et dans ce déplacement, quelque chose change nécessairement.
Cette situation n’est pas secondaire pour la psychanalyse. Elle touche son noyau même. Car l’inconscient n’est pas un pur système abstrait de significations universelles. Il surgit dans une langue singulière, avec ses équivoques, ses rythmes, ses sonorités, ses impossibilités propres.
Ainsi, lorsqu’un concept analytique passe d’une langue à une autre, ce n’est pas seulement le mot qui change. C’est tout le réseau de résonances qui l’entourait. Le terme allemand de Freud, le mot français de Lacan, portent toujours avec eux un arrière-plan culturel, poétique, historique et corporel. Or la traduction tend souvent à effacer cela. C’est pourquoi la psychanalyse se trouve dans une situation paradoxale : elle ne peut survivre sans traduction, mais chaque traduction menace aussi quelque chose de son réel. Il s’agit alors de penser non seulement ce qui se transmet, mais ce qui se perd. Et peut-être surtout : ce qui revient sous une autre forme après avoir été perdu. La psychanalyse n’habite jamais une seule langue. Elle naît toujours dans une langue, mais elle travaille déjà dans une autre. Entre les deux, il n’y a non pas une continuité, mais une faille.
L’analyste bilingue, l’analyste immigré, l’analyste qui écoute dans une langue et rêve dans une autre, sait cela sans théorie préalable. Quelque chose de l’inconscient change lorsqu’il traverse une frontière linguistique. Non pas le concept lui-même, mais la texture du signifiant, sa densité, sa résonance corporelle. Une interprétation peut être exacte sur le plan du sens et manquer pourtant ce qui faisait coupure.
C’est pourquoi la question de la traduction en psychanalyse ne relève pas uniquement de la fidélité philologique. Elle engage la structure même du transfert. Traduire Freud ou Lacan ne consiste pas à transporter des concepts d’une langue à une autre comme on déplacerait des objets identiques d’une pièce à l’autre. La traduction touche au réel propre de chaque langue. Chaque traduction produit un reste. Ce reste ne correspond pas à une simple imperfection technique. Il est structurel. Car aucune langue ne recouvre entièrement une autre. Un mot peut être traduit selon son sens apparent, tout en perdant sa charge sonore, son ambiguïté sexuelle, sa violence affective, sa dimension historique.
En psychanalyse, cette perte devient essentielle, puisque le signifiant ne fonctionne pas seulement par sa définition mais par ses glissements, ses voisinages, ses coupures. Le problème apparaît particulièrement dans la clinique des sujets bilingues. Un patient peut parler couramment plusieurs langues et pourtant ne pouvoir dire certaines choses que dans une seule. Il existe parfois une langue de l’amour, une langue de la haine, une langue de l’autorité, une langue du fantasme.Certains analysants insultent dans leur langue maternelle mais désirent dans la langue étrangère. D’autres rêvent dans une langue et comptent dans une autre.
Chez les sujets migrants, le changement de langue peut même produire une modification de l’économie psychique. La langue étrangère agit parfois comme une protection contre l’angoisse. Elle introduit une distance. Elle amortit l’affect. Inversement, la langue maternelle peut demeurer saturée de honte, de culpabilité ou de traumatisme. Il arrive qu’un sujet ne puisse raconter un événement traumatique qu’en français alors que celui-ci s’est produit en turc, en arabe ou en espagnol.
La langue étrangère fonctionne alors comme écran. Mais à d’autres moments, un mot oublié dans la langue maternelle revient brusquement pendant la séance et fait effraction. C’est souvent dans ces moments de passage entre les langues que surgit quelque chose de l’inconscient. Le lapsus bilingue devient alors particulièrement précieux. Il montre que le sujet n’habite jamais complètement la langue qu’il parle. Il existe toujours un décalage. Et ce décalage est parfois le lieu même du désir.
Quitter une langue, c’est aussi quitter un territoire symbolique. L’exilé ne perd pas seulement un pays réel. Il perd aussi la texture sonore dans laquelle son désir s’est constitué.
La langue maternelle n’est jamais uniquement un instrument de communication. Elle est le lieu des premières identifications, des premières interdictions, des premières adresses d’amour.C’est dans cette langue que le sujet a été nommé. Changer de langue revient donc parfois à modifier la place même du sujet dans le discours.
La clinique transculturelle nous montre également que certaines formations symptomatiques changent selon la langue utilisée.
Lacan avait tenté de réintroduire cette dimension vivante de la lettre. Son style difficile n’était pas un maniérisme universitaire. Chez lui, la difficulté fait partie de la transmission. Le lecteur ne peut pas simplement consommer le sens. Il doit traverser une expérience de lecture. Il oblige son lecteur à rencontrer le trou de la langue. Ses jeux de mots, ses coupures syntaxiques, ses équivoques, produisent une résistance. Cette résistance protège le texte analytique contre une fermeture imaginaire du sens.
La lettre désigne ce point où le langage cesse d’être pure communication pour toucher au réel du corps.
Dans une cure, ce n’est pas uniquement le contenu qui agit.C’est parfois un accent, une répétition, une homophonie. Le signifiant travaille au-delà de la signification consciente.Ainsi, l’impossible à traduire n’est pas un échec de la psychanalyse. Il constitue peut-être au contraire sa condition fondamentale. Car si tout pouvait être traduit parfaitement d’une langue à une autre, alors il n’y aurait plus ni reste, ni équivoque, ni perte. Autrement dit, il n’y aurait plus d’inconscient.L’inconscient apparaît précisément dans cet écart.Dans ce qui ne se laisse pas complètement dire.Dans ce qui résiste.
Le sujet bilingue découvre souvent qu’aucune langue ne suffit entièrement à dire son expérience. Mais cette insuffisance devient aussi un espace de création. Certains écrivains exilés inventent une nouvelle écriture à partir de cette faille entre les langues.
Traduire devient alors un acte.Un acte qui engage le sujet du traducteur lui-même.
Une véritable traduction analytique ne cherche donc pas à supprimer l’étrangeté. Elle tente au contraire de la transmettre.
Et peut-être que l’avenir de la psychanalyse dépend précisément de cette capacité : maintenir vivant, entre les langues, ce point impossible où le signifiant continue encore à produire du sujet.
Dans la clinique contemporaine, la question de la langue s’impose comme un opérateur décisif. Les migrations, l’exil et les déplacements culturels rendent de plus en plus fréquente la rencontre analytique entre un sujet et un analyste ne partageant pas la même langue maternelle. Loin de relever d’un simple obstacle technique, cette configuration met au jour une dimension structurale de l’expérience analytique.
Dès « Fonction et champ de la parole et du langage en psychanalyse », Lacan pense le sujet comme effet du signifiant. Le sujet parle dans une langue qui le précède, le traverse et le détermine. Dans le Séminaire VIII, le transfert se trouve articulé à la structure du sujet supposé savoir. Or cette supposition ne saurait être détachée de la dimension de la langue dans laquelle elle se soutient.
Que se passe-t-il lorsque l’analyste parle une autre langue que celle du sujet ?
Cette question ouvre un champ clinique et théorique particulièrement fécond. Le transfert ne s’y joue pas seulement au niveau du contenu énoncé, mais dans les coupures, les équivoques, les passages d’une langue à l’autre, les pertes de traduction, les accents, les silences et les décalages qui affectent la chaîne signifiante.
Le sujet bilingue ou exilé fait souvent l’épreuve que certaines expériences psychiques ne se laissent pas inscrire de manière équivalente selon la langue mobilisée. Certains affects demeurent noués à la langue maternelle ; d’autres contenus ne deviennent dicibles qu’au détour d’une langue étrangère. Le transfert analytique se déplace alors vers la matérialité même du signifiant.
Charles Melman, dans « Les langues et le transfert », prolonge cette perspective en montrant que chaque langue engage une économie singulière de la jouissance. Aucune langue ne saurait se substituer pleinement à une autre : chacune découpe autrement le réel, le corps, le désir, la temporalité et la place du sujet dans le discours.
L’expérience analytique menée avec une analyste parlant une autre langue peut dès lors produire des effets singuliers : désautomatisation du discours, remaniement des identifications imaginaires, émergence de la lettre au-delà du sens, ou encore confrontation plus directe à la perte inhérente à tout procès de symbolisation.
Dans le Séminaire VIII, Lacan propose une reformulation fondamentale du transfert analytique. Il ne s’agit pas d’un simple déplacement affectif ni d’une répétition imaginaire des relations infantiles. Le transfert repose sur une structure symbolique : la supposition de savoir.
Lacan écrit que le transfert apparaît dès qu’il y a sujet supposé savoir. Le patient attribue à l’analyste un savoir sur son désir, sur son symptôme, sur la vérité de son inconscient. Cette supposition constitue le moteur même de la cure. Il n’est d’ailleurs pas rare que les patients interrogent l’analyste sur son origine ou sur son accent, comme pour situer le lieu d’où ce savoir leur est supposé.
Cependant, ce savoir supposé n’est jamais un savoir positif. Il ne s’agit pas d’un savoir universitaire ni d’une maîtrise de significations. Le savoir inconscient est un savoir troué, structuré par le manque.
Le sujet suppose-t-il le même savoir à un analyste parlant une autre langue ?
Paradoxalement, l’altérité linguistique peut accentuer la dimension énigmatique de l’Autre analytique. L’analyste étranger occupe parfois une position moins saturée d’identifications imaginaires, ce qui autorise le sujet à lui prêter une modalité de savoir plus opaque, plus énigmatique, et de ce fait plus opérant dans le transfert.
Le transfert devient alors particulièrement sensible aux effets de langage eux-mêmes : accent, hésitations, erreurs, équivoques, incompréhensions partielles.
Dans les derniers temps de son enseignement, Lacan introduit le terme de « lalangue ». Ce concept permet de distinguer la langue comme système de communication de la langue comme dépôt de jouissance.
Lalangue est constituée des traces sonores, des équivoques, des répétitions, des affects et des expériences corporelles qui marquent le sujet dès l’enfance.
La langue maternelle n’est donc pas seulement le premier outil de communication. Elle constitue un espace de jouissance et d’inscription du corps.
Chez les sujets bilingues, cette dimension devient particulièrement manifeste. Certains affects, certains souvenirs ou certains mots demeurent indexés à une langue précise ; le passage d’une langue à l’autre modifie alors le rapport au corps, à l’affect et au désir.
Le transfert analytique révèle alors la division entre les langues. Dans la cure, il arrive fréquemment que le sujet change brusquement de langue au moment où surgit un affect intense, un souvenir infantile ou une proximité angoissante avec la jouissance. Ce changement de langue ne saurait être réduit à un simple phénomène sociolinguistique. Il constitue un acte subjectif, parfois au plus près du point où le sujet rencontre l’angoisse, la jouissance ou la défaillance de la nomination.
La langue étrangère peut parfois fonctionner comme écran protecteur contre l’affect. À l’inverse, la langue maternelle peut faire retour sous forme de voix, de rêve ou de lapsus.
L’analyste d’une autre langue se trouve alors confronté non seulement au sens, mais à la matérialité même de lalangue.
Le bilinguisme n’implique nullement la coexistence harmonieuse de deux systèmes linguistiques; les langues se trouvent le plus souvent hiérarchisées selon des investissements affectifs, identificatoires et pulsionnels distincts.
Une langue peut être liée à la mère, au père, à l’exil, à l’école, au trauma, à la sexualité, à la honte ou à l’intégration sociale. Dans la clinique des immigrés, la langue d’origine demeure fréquemment associée à l’intimité et à la jouissance, tandis que la langue du pays d’accueil devient langue de socialisation. Le sujet peut alors éprouver un sentiment de division profonde.
Certaines personnes déclarent : « Je ne suis pas la même personne dans cette langue. » Cette phrase témoigne de la relation entre langue et subjectivité. Chaque langue engage une position différente du sujet dans le désir de l’Autre.
Le transfert avec une analyste étrangère peut ainsi favoriser divers déplacements subjectifs : processus de désidentification, mise à distance des identifications familiales, écoute renouvelée des signifiants, voire desserrement de certains idéaux culturels qui jusque-là faisaient consistance pour le sujet.
Cette configuration peut toutefois aussi susciter de l’angoisse. Le partage partiel de la langue peut réactiver une expérience archaïque de perte. Le sujet rencontre alors les limites du langage lui-même.
Pour Melman, chaque langue organise une économie singulière du désir et de la jouissance ; elles ne sont donc jamais interchangeables. Chaque langue produit une certaine découpe du monde. Le transfert chez le sujet bilingue se déploie entre un S1 enraciné dans la langue maternelle et un S2 constitué dans la langue de l’Autre ; l’analyse fait apparaître le reste intraduisible de lalangue qui échappe à toute traduction. »
Les structures grammaticales, les sonorités, les modes d’adresse, les distinctions entre masculin et féminin, les formes de politesse ou de parenté influencent profondément la subjectivation.
Dans la cure analytique, la traduction intégrale est impossible. Il demeure toujours un reste. C’est précisément ce reste qui intéresse la psychanalyse.
L’analyste parlant une autre langue peut occuper une place singulière dans le transfert. Elle peut apparaître comme radicalement étrangère, comme énigmatique, ou encore comme moins prise dans les réseaux imaginaires ordinaires du sujet. Cette étrangeté peut avoir une fonction structurante. Le sujet ne rencontre plus simplement un semblable partageant ses codes implicites, mais un lieu de décalage. Cette distance peut favoriser l’émergence du signifiant dans sa matérialité, en desserrant l’emprise des évidences imaginaires. Cette distance peut favoriser l’émergence du signifiant dans sa matérialité. Les effets d’accent deviennent alors particulièrement importants. L’accent peut fonctionner comme objet voix. Le sujet peut être affecté non seulement par ce qui est dit mais par la manière dont cela est prononcé.
L’analyste étrangère introduit parfois un écart dans le tissu familier de la langue. Cet écart peut permettre au sujet d’entendre autrement ses propres paroles.Le transfert devient alors moins centré sur le contenu psychologique que sur les effets de coupure.
La clinique bilingue met ainsi en évidence des phénomènes spécifiques : changement de langue dans les rêves, lapsus au point de passage entre deux langues, surgissement de mots demeurés intraduisibles, ou encore variation de l’intensité affective selon l’idiome mobilisé. Les rêves peuvent changer de langue selon le degré d’angoisse ou la proximité avec certains affects. Les lapsus surgissent souvent au point de passage entre deux langues. Certains mots restent intraduisibles. Le sujet déclare parfois :« Ce n’est pas pareil dans cette langue. » Cette remarque touche au cœur de la psychanalyse. Le signifiant ne coïncide jamais complètement avec le sens. Il demeure toujours un reste irréductible. L’expérience bilingue rend cette impossibilité particulièrement visible.
Dans la cure, ces moments d’impossible traduction peuvent devenir de véritables points d’interprétation. Le sujet y découvre que quelque chose échappe toujours à la maîtrise du sens et insiste au lieu même de la coupure signifiante.
Charles Melman propose également la notion de « complexe de Moïse » pour penser certaines dimensions subjectives liées à l’exil, à la transmission et à la séparation. Moïse est celui qui conduit un peuple vers une terre qu’il ne pourra lui-même habiter. Cette figure permet de penser la condition de nombreux sujets immigrés : rupture de transmission, déplacement culturel, difficultés de transmission intergénérationnelle et rapport complexe à la langue d’origine. Les enfants d’immigrés occupent souvent une position intermédiaire entre deux langues et deux univers symboliques.
Le lieu de l’Autre n’est pas un espace géographique mais une structure symbolique. Chez le sujet bilingue, ce lieu peut apparaître dédoublé. Les deux langues ne se superposent jamais totalement. Il existe entre elles des zones de coupure, de recouvrement partiel et d’impossible traduction.
Le sujet circule entre plusieurs espaces symboliques sans jamais pouvoir les unifier complètement. Le transfert analytique peut devenir le lieu où cette division devient dicible.Les passages entre langues, les pertes de traduction, les accents, les équivoques et les silences rendent visible la division constitutive du sujet.
Lacan introduira plus tard le terme de lalangue pour désigner la dimension non communicative de la langue : sonorités, traces corporelles, équivoques et restes de jouissance déposée dans la langue maternelle.
Lalangue concerne les effets sonores, les traces corporelles, les équivoques et les restes de jouissance déposés dans la langue maternelle. Dans la cure bilingue, cette dimension apparaît fréquemment : mots intraduisibles, souvenirs ne revenant que dans une langue, rêves changeant de langue, affects attachés à certaines sonorités. Le transfert avec une analyste d’une autre langue peut alors produire une dissociation entre le sens et la jouissance.
Le sujet découvre que ce qu’il cherche à dire dépasse toujours ce qu’il peut formuler. Le changement de langue dans la séance doit être entendu comme un événement analytique. Il marque souvent un déplacement dans la position subjective. L’analyste doit alors être attentif non seulement au contenu du discours mais à la matérialité des passages entre langues.
L’analyste étrangère introduit une altérité particulière. Le sujet peut lui attribuer un savoir mystérieux, une extériorité, ou au contraire une forme de neutralité autorisant une parole plus libre. Une telle position peut favoriser la séparation d’avec certaines identifications familiales ou culturelles. Le transfert devient alors l’espace où le sujet peut entendre autrement ses propres signifiants.
Cette réflexion conduit à reconnaître que la question de la langue ne constitue pas un simple contexte de la cure, mais l’un de ses opérateurs essentiels. À partir de l’enseignement de Lacan et des élaborations de Charles Melman, il apparaît que le transfert, lorsqu’il se déploie entre plusieurs langues, met en lumière avec une netteté particulière la division du sujet, la matérialité du signifiant et l’impossibilité d’une traduction intégrale. Les passages d’une langue à l’autre, les équivoques, les accents, les lapsus et les restes intraduisibles ne relèvent pas d’accidents périphériques ; ils désignent le lieu même où se nouent désir, jouissance et rapport à l’Autre. La clinique bilingue montre ainsi qu’aucune langue ne saurait épuiser l’expérience subjective : chacune engage une économie singulière du corps, de l’affect et du symbolique. En ce sens, l’analyste parlant une autre langue peut occuper une position particulièrement féconde, en introduisant un écart qui déplace les identifications habituelles et rend plus sensibles les effets de coupure propres au discours analytique.
Penser la psychanalyse dans un cadre plurilingue conduit à reconnaître que l’inconscient ne se réduit jamais à un contenu traduisible. Il se manifeste plutôt dans ce qui résiste à la traduction, se déplace d’une langue à l’autre et laisse subsister un reste de lalangue.
ANNEXE
Dandini Dandini Dastana : histoire et signification
La berceuse « Dandini dandini dastana » relève du répertoire oral ancien de l’Anatolie. À l’instar de nombreuses comptines turques, elle ne peut être attribuée à un auteur identifié et s’est transmise par voie orale, d’une génération à l’autre, des espaces villageois aux centres urbains de l’Empire ottoman, puis de la Turquie contemporaine.
Texte traditionnel :
Dandini dandini dastana
Danalar girmiş bostana
Kov bostancı danayı
Yemesin lahanayı
Traduction approximative :
« Dodo, dodo doucement,
les veaux sont entrés dans le potager.
Chasse-les, jardinier,
pour qu’ils ne mangent pas les choux. »
Cette comptine s’inscrit dans l’univers rural anatolien, comme l’indiquent certains termes clés :
– danalar : les veaux
– bostan : le potager
– bostancı : le jardinier ou gardien du jardin
Elle mobilise ainsi un imaginaire agricole composé d’animaux, de cultures maraîchères et de surveillance du jardin. Comme de nombreuses berceuses turques, elle articule des scènes du quotidien à une fonction rythmique et apaisante.
Sa portée ne réside toutefois pas uniquement dans son contenu sémantique. Elle tient aussi à la matérialité sonore de ses syllabes — « dandini », « ninni », « eee », « hu hu » — qui précèdent le sens articulé et participent d’une expérience vocale et rythmique du langage. En turc, le terme « ninni » signifie d’ailleurs « berceuse ».
Dans cette perspective, « Dandini » peut être entendu comme une forme vocale évoquant le balancement, la répétition et la proximité du corps maternel. Très diffusée en Turquie, cette comptine est fréquemment entendue dès les premiers mois de la vie ; elle se trouve dès lors investie d’une forte valeur mnésique, affective et culturelle.
BIBLIOGRAPHIE
Lacan, Jacques. Le Séminaire, Livre VIII : Le Transfert. Paris: ALI
Lacan, Jacques. Fonction et champ de la parole et du langage en psychanalyse.
Lacan, Jacques. L’Étourdit.
Lacan, Jacques. Encore.
Melman, Charles. Les langues et le transfert.
Melman, Charles. L’Homme sans gravité.
Freud, Sigmund. L’interprétation du rêve.
Freud, Sigmund. Psychopathologie de la vie quotidienne.
Benveniste, Émile. Problèmes de linguistique générale.
Kristeva, Julia. Étrangers à nous-mêmes.
Derrida, Jacques. Le monolinguisme de l’autre.

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.