Neli Wagner
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği – ALI Turquie
Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”
6-7 Haziran 2026
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) göçü şu şekilde özetler: “Herhangi bir kişinin, yasal statüsü, hareketin gönüllü veya zorunlu olması, hareketin nedeni veya kalış süresi ne olursa olsun, bir ülke içinde veya uluslararası sınırı aşarak, alışılmış ikamet yerinden uzakta ikamet etme hali” Yani A noktasından B noktasına konmanın herhangi bir biçimi.
Göç kavramı farklı dillerde farklı biçimlerde düşünülmektedir. Modern akademik literatürde kullanılan göç terminolojisinin büyük kısmı Latince migrare fiiline dayanır. Migrare, “yer değiştirmek”, “başka yere geçmek” anlamına gelir. Buradan türeyen migration kavramı Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça ve birçok başka dilde benzer biçimlerde yerleşmiştir. Bu dillerde göç çoğu zaman yön değiştirme ve sınır geçişi üzerinden düşünülür.
Türkçede ise “göç” kelimesi Latince kökenli değildir; Eski Türkçe köç kökünden gelir. Aynı kökten “göçebe”, “göçmek” gibi ifadeler türemiştir. Bu nedenle Türkçede göç, Batı dillerindeki gibi istisnai bir kırılmadan çok, hareket halinde olmanın doğal bir biçimi gibi duyulur.
Almanca ise bu hareket fikrine başka bir nüans ekler. Einwanderung ve Auswanderung kelimeleri wandern fiilinden gelir; yani yürümek, dolaşmak, yol almak, hatta keşfetmek. Dolayısıyla burada göç yalnızca bir varış değil, bir süreç, devinim ve keşif hali olarak da duyulur.
Gürcücede ise mesele yalnızca hareket değildir; yerleşme ve yerinden edilme etrafında düşünülür. დასახლება (dasakhleba) “yerleşmek” anlamına gelir ve kökündeki სახლი (sakhli) kelimesi “ev” demektir. Buna karşılık გადასახლება (gadasakhleba), başka bir yere yerleştirilmek ya da sürgün edilmek anlamını taşır. Burada mesele yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değil; yeni bir “ev” kurabilmek ya da o evden çıkarılmaktır.
Modern literatürde “migration” ya da “göç” genellikle şemsiye bir kavram olarak kullanılır ve insanların bir yerden başka bir yere hareketini ifade eder. Bunun altında ise hareketin niteliğine göre farklı kategoriler ayrışır. Immigration ve emigration daha çok hareketin yönünü tanımlar: bir yere giriş ya da bir yerden çıkış. Buna karşılık exile, Latince exilium kökünden gelir ve yalnızca hareketi değil; dışarı atılmayı, sürülmeyi ve ait olunan yerden koparılmayı da içerir. Burada özne yalnızca giden biri değil, gönderilen biridir. Refuge ise Latince refugium (“sığınak”) kökünden gelir. Burada merkezde hareketten çok korunma ihtiyacı vardır. Özne yalnızca yer değiştiren biri değil; savaştan, zulümden, tehditten ya da travmadan kaçan, kırılganlığı nedeniyle sığınabileceği bir yer arayan kişidir. Yani aslında gitmek, gönderilmek, sürülmek, sığınmak ya da yeniden yerleşmeye çalışmak aynı hareket değildir.
Peki bu göç tanımlamalarından özneye dönecek olursak, içeriden dışarıya ya da dışarıdan içeriye doğru geçiş, aktif ya da pasif devinim özne açısından ne anlama gelir? Bir insanın neden bir yere gittiğine dair soru sorulduğunda, buna kolaylıkla rasyonel sebepler getirilebilir: daha iyi yaşam koşulları, ekonomik imkânlar, güvenlik, yeni insanlarla tanışmak, eğitim gibi. Ancak bu düzlemin biraz dışına çıkacak olursak, göçün özne açısından yalnızca fiziksel bir mekân değiştirme olmadığı görülmeye başlar. Çünkü mekân değişikliği, öznenin yapılanmasında da bir değişikliğe, bir hareketlenmeye denk düşer. Özne yeni bir mekâna yalnızca bedeniyle girmez; başka bir dilin, başka bir söylemin, başka bir bakışın, başka bir kültürel düzenin, başka bir Başka’nın alanına girer.
Bu duruma bir örnek olarak çocukluğumdan aklımda kalan bir görüntüyü aktarmak isterim. Türkiye ile Gürcistan arasında, özellikle Sarp sınır kapısından karayoluyla sık sık gidip gelirken, bütün o pasaport kontrolleri, bürokratik eşikler ve sınır prosedürlerinden sonra, yaklaşık yüz metre içinde
bambaşka iki sembolik düzen ayrışıyordu. Bir tarafta kilise dururken sınırın öte tarafında cami vardı. Dil değişiyordu, din değişiyordu, insanların birbirleriyle konuşma biçimleri, jestleri, sesleri, birbirlerine bakışları değişiyordu; söylem tamamen başka bir hale geliyordu. Aynı coğrafi çizgi üzerinde, çok kısa bir mesafe ama iki ayrı dünya. Ve tam da bu mekânsal geçişle birlikte başka bir Başka konuşuyor, öznenin o düzen içinde nasıl çağrıldığı, nasıl konuşulduğu, nasıl görüldüğü ve dolayısıyla öznenin nasıl konumlandığı değişiyordu.
Dolayısıyla mesele yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Yerleşmek, yerinden edilmek, keşfetmek, sürülmek ya da sığınmak gibi bütün bu hareketlerde öznenin Başka’yla kurduğu ilişki yerinden oynar ve mecburen yeniden düzenlenir. Öznenin yeni bir mekâna girerken kendi içine neyi aldığı, neyi dışarıda bıraktığı, neyi taşıdığı ya da neyi geride bırakamadığı soruları da tam burada önem kazanır. Bu nedenle yer değiştirme meselesine psikanalitik açıdan baktığımızda, öznenin farklı bir dilde, farklı bir kültürde, farklı bir Başka’nın alanında konumlanma sürecini incelememiz lazım.
Özne açısından göç hareketini iki ayrı temel eksende inceleyebiliriz: Ayrılınan ve yönelinen yer. Çünkü özne A noktasından B noktasına hareket ederken, bu hareketin doğası gereği hem ayrıldığı hem de yöneldiği bir yer vardır. Bir tarafta uzaklaşılan bir alan, diğer tarafta ise yakınlaşılan bir alan bulunur. Dolayısıyla göçü hem başlangıç noktası hem de varış noktasıyla kurulan ilişki üzerinden düşünmek önemlidir. Benim gözlemlediğim kadarıyla bazı göçlerde bırakılan yer baskın hale gelirken, bazılarında gidilen yer belirleyici olmaktadır. Başka bir deyişle, bazı göçlerde öznenin hareketini esas olarak bir yerden kaçma dinamiği örgütlerken, bazılarında bir yere kavuşma arzusu ön plana çıkmaktadır. Şimdi sırasıyla ayrılma ve kavuşmayı biraz inceleyelim.
Göç literatüründe, özellikle psikanalitik incelemelerde, çoğu zaman göçün başlangıç noktasıyla kurulan ilişkiye dair bir fiksasyon etrafında örgütlenen semptomatik tablolarla karşılaşırız. Bunlar daha çok bir kaçış dinamiği etrafında şekillenen; yeni dile girememek, yeni kültürde yer edinememek, sistemin parçası olamamak, yasa ve Babanın Adı etrafında askıda kalmak gibi meselelerdir. Çünkü tam da bu semptomatik tablolar, öznenin dille, yasayla, kültürle ve Başka’yla kurduğu ilişkiye dair en çarpıcı ipuçlarını verir. Burada mesele yalnızca öznenin yeni Başka’nın alanına yerleşememesi değildir; aynı zamanda öznenin kurulduğu eski söylemden ayrışamamasıdır da.
Kaçış ekseninde gerçekleşen bazı göçlerde mesele yalnızca bir ülkeden ayrılmak değildir. Sorun çoğu zaman ayrılığın öznel düzeyde gerçekleşememesidir. Bentata’nın l’exil manqué ya da gerçekleşememiş sürgün etrafında düşündüğü buna benzerdir: özne fiziksel olarak gitmiş olsa bile, simgesel düzeyde yeni bir yerden kurulma gerçekleşmemiştir. Çünkü sürgün yalnızca yer değiştirme değil, aynı zamanda bir kaybın simgeleştirilebilmesini gerektirir.
Bu simgeleştirmenin parçası olan ayrılık, özneyi yasla karşı karşıya bırakır. Bir yerden ayrılmak, o yere artık bütünlüklü biçimde geri dönülemeyeceğinin kabulünü de içerir. Fakat mesele hiçbir zaman gerçekten fiziksel olarak geri dönmek değildir; bu çoğu zaman mümkündür ve yapılan bir şeydir. Nostaljisi hissedilen, yas tutulabilen şey fiziksel mekânın kendisi değil, o mekânın öznedeki temsilidir. Özne çoğu zaman bir coğrafyayı değil; belirli bir zamanı, belirli bir ilişki biçimini, belirli bir hâli, belirli bir öznel pozisyonu ve bir sistem içindeki yerini kaybeder. Ve tam da bu kaybın yaşanabilmesi gerekir ki özne başka bir yerde yeniden kurulabilsin. Bu nedenle özlenen şey aslında hiçbir zaman geri dönülemeyecek olandır. Nostalji de ancak bu kaybın kabulü üzerinden mümkün hale gelir.
Belki de tam bu noktada nostalji, yas ile jouissance arasında salınan bir yapı olarak düşünülebilir. Çünkü özne bir yandan kaybı bilirken, geri dönmenin imkânsızlığını kabul ederken, diğer yandan da o imkânsızlığı afektif düzeyde ortadan kaldırmaya çalışır. Nostalji bu anlamda yalnızca geçmişe özlem değil; kimi zaman ayrılıkla yeni sembolik düzene giriş arasındaki dirençte örgütlenen bir jouissance biçimi haline gelebilir. Yani nostaljide, bir yerdeki kaybın ikamesi başka yerde gerçekleşememiş haldedir. Çeşitli sebeplerle çoğu zaman özne karşısına konan gösterene direnmeyi de seçebilir.
Fakat bazı göçlerde mesele yas tutulabilen bir ayrılıktan çok, simgeselleştirilemeyen bir kopuş etrafında örgütlenir. Burada özne eski Başka’dan ayrışmaz; ondan kopar. Fakat kopuş, ironik biçimde ayrışmayı mümkün kılmaz; hatta engeller. Tersine, özne tam da kopmaya çalıştığı yerin içinde kalakalır. Kopuşun sertliği, eski yerle bağın çözüldüğü anlamına gelmez; kimi zaman tam tersine, o bağın simgesel olarak işlenemediğini gösterir. Böylece özne eski yerden kopmaya çalıştıkça, tam da bu kopuşun imkânsızlığı yeniden üretilir.
Bu askıda kalmışlık kuşaklar arası aktarımda da belirgin hale gelir. Anne babanın kendi göçlerini öznel olarak işleyememeleri, ayrılığı simgeselleştirilememesi, yani orijinal kültürle bedenen kopuşun simgesel olarak kurulamaması, çocuk üzerinden semptomatik biçimde geri döner. Burada “çocuk ailenin semptomudur” tanımını çağırabiliriz. Çünkü çocuk yalnızca kendi çatışmasını değil, anne babanın çözemediği kopuşu da taşır.
Babanın arzusu çocuğa aktarılmadığında, Babanın Adı işlevini kuramadığında ya da ebeveynin kendi simgesel zincirinde bir tıkanma oluştuğunda nesiller arası aktarımda bir kesinti meydana gelir. Ve tam da bu noktada kırılan şey yalnızca kültürel aidiyet değildir; arzunun dolaştığı zincirin kendisidir. Çünkü çocuğa aktarılan şey yalnızca bir dil, bir kültür ya da bir kimlik değildir; tam da bunların içindeki tre ve dolayısıyla arzudur. Bu zincirde bir kopma oluştuğunda öznenin arzuyla kurduğu ilişki de sarsılır. Dolayısıyla eski dil ile yeni dil arasında köprü kurabilecek sembolik mekanizma işlememeye başlar.
Ve belki de tam bu nedenle ikinci kuşak göçmen kliniğinde en sert tablolarla karşılaşılır. Psikotik kırılmalar, ağır yabancılaşma deneyimleri, madde kullanımı, dilin askıda kalması ya da kimlik parçalanması yalnızca bireysel patolojiler olarak okunamaz. Bu tablolarda çocuğun üzerine düşen simgesel borç, kopmuş olan zinciri yeniden yapılandırmaktır ki arzu akışı dolaşıma girebilsin, ve bu oldukça da ağır bir yüktür.
Bırakılan yeri bir kenara bırakıp yönelinen yere baktığımızda, kavuşma devinimi çıkar karşımıza. Öznenin başka bir dile, başka bir kültüre ya da başka bir Başka’ya dair bir hayali çoğu zaman yolculuk başlamadan önce de vardır. Bu nedenle burada mesele yalnızca rasyonel bir yönelim tabii ki değildir; imgesel ve simgesel bir yatırım söz konusudur. Öznenin yöneldiği yer aslında yabancı bir yer değil, yerçekimi arzu olan bir alandır. Ve tam da bu nedenle burada mesele yalnızca adaptasyon değil, transferans meselesidir.
Varış noktası yalnızca coğrafi bir hedef değildir. Yeni dil, yeni kültür, yeni yasa, yeni estetik ve yeni toplumsal yapı özne için önceden zaten bir yer taşır. Sanki özne kendi tarihinde zaten bir şekilde yazılı olan bir gösterenler zincirinin izini orada bulacakmış gibidir. Daha doğrusu, özne çok önceden bedenine kazınmış bir gösterenin peşinden gitmektedir sanki. Bu nedenle bazı göçler sürgün gibi değil, aşk gibi başlar.
Lacan’ın Transferans Semineri’nde kullandığı agalma kavramı burada önemli hale gelir. Çünkü transferans, öznenin Başka’da kendisine dair değerli bir şey bulunduğunu varsaymasıyla kurulur.
Başka’nın içinde saklı, öznenin eksikliğine cevap verebilecek bir şey vardır sanki. Özne Başka’ya yalnızca bilgiye, sevgiye ya da güvenliğe yönelmez; orada kendisine dair bir hakikat bulunduğunu varsayar. Sanki özne kendi eksikliğinin cevabını yeni Başka’nın alanında bulabilecekmiş gibidir. Ve tam da bu nedenle bazı insanlar belirli ülkelere, belirli dillere ya da belirli kültürlere karşı açıklayamadıkları yoğun bir yakınlık hissederler. Burada mesele yalnızca bilinçli tercih değildir; öznenin libidinal yatırımı devrededir.
Bu nedenle yerleşmek yalnızca bürokratik, hukuki ya da toplumsal bir mesele değildir. Yerleşmek, öznenin yeni Başka’ya transferans kurabilmesiyle ilgilidir; yani öznenin yeni sembolik düzende kendisine dair bir yer varsayabilmesiyle. Bazı durumlarda insan yalnızca başka bir ülkeye gitmez; tanıdık başka bir Başka’ya yönelir. Ve belki de tam bu nedenle bazı göçler bir sürgün gibi değil, bir kavuşma hayaliyle yaşanır. Dolayısıyla mesele, öznenin gösteren zincirinde taşıdığı arzusunu yeni bir sembolik düzende yeniden dönüştürebilmesidir. Çünkü ancak bu durumda varılan yerle gerçek bir karşılaşma ve yerleşme mümkün hale gelir. Belki de tam bu nedenle yeni yere yerleşebilmek, eski yerle bir tür barış kurabilmeyi şart koşar. Buradaki “barış”, eski yerin inkârı ya da unutulması değil; ayrılığın ve eksikliğin kabulü üzerinden yeni Başka’ya yönelik bir açıklığın kurulabilmesidir. Çünkü özne ancak eksikliği taşıyabildiğinde arzuyu da taşıyabilir. Yalnızca yeni bir ülkede yaşamak değil; yeni bir dilde arzu edebilmek, yeni bir Başka’nın alanında sevebilmek, bağ kurabilmek ve identifikasyonlar kurabilmektir ama bu temelini ancak eskiden alabilir. Yerleşmek de belki tam olarak burada başlar: öznenin yeni sembolik düzende yalnızca bulunması değil, orada arzunun yeniden dolaşıma girebilmesiyle. Dolayısıyla belki de mesele, taşınırken taşıyabilmektir.
Konuşmamı bitirirken de insanın, mekan olsun olmasın, arayışına dair son sözü Alman şair Georg Lübeck‘in Wanderer (Gezgin) adlı şiirinin son mısralarına bırakmak istiyorum.
Wo bist du, mein geliebtes Land? Neredesin, ey sevgili memleketim? Gesucht, geahnt und nie gekannt! Seni aradım, sezdim ama hiç tanımadım. Das Land, das Land, so hoffnungsgrün, O umut kadar yeşil memleket, Das Land, wo meine Rosen blühn, Güllerimin açtığı o yer… (…) (…)
Ich wandle still, bin wenig froh, Sessizce dolaşıyorum, içimde az bir sevinçle, Und immer fragt der Seufzer: wo? Ve her iç çekiş aynı şeyi soruyor: Nerede? Im Geisterhauch tönt’s mir zurück: Hayaletimsi bir fısıltı cevap veriyor ardından: „Dort, wo du nicht bist, dort ist das Glück!“ “Senin olmadığın yerde, mutluluk oradadır.”
Kaynakça
Bentata, H. (2018). L’exil manqué: À propos des incidences subjectives de l’immigration dans l’enfance et l’adolescence. Association Lacanienne Internationale. https://www.freud lacan.com/documents-ged/lexil-manque-a-propos-des-incidences-subjectives-de limmigration-dans-lenfance-et-ladolescence/
Cacciali, J.-L. (2023). Faire advenir une langue comme langue maternelle. Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/faire-advenir-une-langue comme-langue-maternelle/
Darmon, M. (2013). Lalangue et l’élangues. Association Lacanienne Internationale. https:// www.freud-lacan.com/documents-ged/lalangue-et-lelangues/
Guerrero, O. (2008). Pourquoi traduire relève-t-il de la poésie ? Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/pourquoi-traduire-releve-t-il de-la-poesie/
Hamdani-Durand, S. (2008). Du bilinguisme dans la cure. Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/du-bilinguisme-dans-la-cure/
International Organization for Migration. (n.d.). Who is a migrant? https://www.iom.int/who-is-a migrant
Lacan, J. (2015). Le Séminaire, Livre VIII: Le transfert (1960–1961). Éditions du Seuil.
Melman, C. (2013). Le bilinguisme: Un fait général. Association Lacanienne Internationale. https:// www.freud-lacan.com/documents-ged/le-bilinguisme-un-fait-general/
Villeneuve, D. (2018). Quelle langue maternelle pour l’enfant de l’étranger ? Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/quelle-langue maternelle-pour-lenfant-de-letranger/
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie
Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert
6-7 Juin 2026
S’installer en se perdant dans la traduction : se rencontrer en déménageant *
Neli Wagner
*Traduit à partir du texte original de l’intervention au colloque par Sezin Aydoğ et Melis Hürdana.
L’Organisation internationale pour les migrations (OIM) résume la migration de la manière suivante : « La situation dans laquelle une personne réside loin de son lieu de résidence habituel, que ce soit à l’intérieur d’un même pays ou au-delà d’une frontière internationale, indépendamment de son statut juridique, du caractère volontaire ou forcé du déplacement, de sa raison ou de sa durée. » Autrement dit, toute forme de déplacement d’un point A vers un point B.
La notion de migration est pensée de manière différente selon les langues. Une grande partie de la terminologie migratoire utilisée dans la littérature académique moderne dérive du verbe latin migrare. Migrare signifie « changer de lieu » ou « passer ailleurs ». Le terme migration, qui en est issu, s’est imposé sous des formes proches en français, en anglais, en allemand, en russe ainsi que dans de nombreuses autres langues. Dans ces langues, la migration est le plus souvent envisagée à travers l’idée d’un changement de direction et du franchissement d’une frontière.
En turc, en revanche, le mot göç n’est pas d’origine latine ; il provient de la racine ancienne turque köç. De cette même racine dérivent également des termes tels que göçebe (« nomade ») et göçmek (« migrer », « partir »). Ainsi, en turc, la migration ne résonne pas tant comme une rupture exceptionnelle, à la différence de ce que l’on observe dans de nombreuses langues occidentales, mais plutôt comme une manière naturelle d’être en mouvement.
L’allemand ajoute, quant à lui, une autre nuance à cette idée de mouvement. Les termes Einwanderung et Auswanderung dérivent du verbe wandern, qui signifie marcher, se déplacer, parcourir un chemin, voire explorer. Ainsi, la migration n’y apparaît pas seulement comme une arrivée à destination, mais aussi comme un processus, un mouvement et une expérience de découverte.
En géorgien, la question ne se réduit pas au seul mouvement ; elle est pensée autour de l’installation et du déplacement forcé. Le terme დასახლება (dasakhleba) signifie « s’installer », et sa racine, სახლი (sakhli), signifie « maison » ou « foyer ». À l’inverse, გადასახლება (gadasakhleba) désigne le fait d’être installé ailleurs ou d’être exilé. Il ne s’agit donc pas seulement de passer d’un lieu à un autre, mais de pouvoir établir un nouveau « chez-soi » ou, au contraire, d’en être arraché.
Dans la littérature moderne, les termes migration ou göç sont généralement utilisés comme des concepts englobants pour désigner le déplacement des personnes d’un lieu à un autre. À l’intérieur de cette catégorie générale se distinguent cependant différentes formes de mobilité selon leur nature. Les termes immigration et émigration décrivent avant tout la direction du mouvement : l’entrée dans un pays ou le départ d’un pays. En revanche, l’exil, issu du latin exilium, ne renvoie pas seulement au déplacement lui-même, mais aussi à l’expulsion, au bannissement et à l’arrachement au lieu d’appartenance. Le sujet n’est alors pas simplement quelqu’un qui part, mais quelqu’un qui est contraint de partir.
Le terme refuge, quant à lui, dérive du latin refugium (« refuge », « abri »). Ici, l’accent est moins mis sur le déplacement que sur la nécessité de protection. Le sujet n’est pas seulement une personne qui change de lieu de vie ; c’est quelqu’un qui fuit la guerre, la persécution, la menace ou le traumatisme et qui, du fait de sa vulnérabilité, cherche un endroit où trouver asile. Ainsi, partir, être envoyé ailleurs, être exilé, chercher refuge ou tenter de se réinstaller ne constituent pas un seul et même mouvement.
Si l’on revient maintenant au sujet à partir de ces différentes définitions de la migration, que signifie pour lui ce passage de l’intérieur vers l’extérieur ou de l’extérieur vers l’intérieur, ce mouvement actif ou passif ? Lorsqu’on s’interroge sur les raisons qui poussent une personne à partir, il est facile d’invoquer des explications rationnelles : de meilleures conditions de vie, des opportunités économiques, la sécurité, la rencontre de nouvelles personnes ou encore les études. Mais dès lors que l’on s’éloigne quelque peu de ce registre, on commence à voir que, du point de vue du sujet, la migration ne se réduit pas à un simple changement de lieu physique. Car le déplacement dans l’espace correspond également à une modification, à une mise en mouvement dans la structuration même du sujet. Le sujet n’entre pas dans un nouvel espace avec son seul corps ; il entre dans le champ d’une autre langue, d’un autre discours, d’un autre regard, d’un autre ordre culturel, d’un autre Autre.
Pour illustrer cela, j’aimerais évoquer une image qui me reste en mémoire depuis mon enfance. Entre la Turquie et la Géorgie, lorsque nous traversions fréquemment la frontière terrestre, notamment par le poste-frontière de Sarp, après tous les contrôles de passeport, les seuils bureaucratiques et les procédures frontalières, deux ordres symboliques radicalement différents se distinguaient à quelques centaines de mètres à peine. D’un côté se dressait une église, tandis que de l’autre se trouvait une mosquée. La langue changeait, la religion changeait, les manières de parler, les gestes, les voix, les regards échangés entre les personnes changeaient ; le discours devenait tout autre. Sur une même ligne géographique, une distance infime, mais deux mondes distincts. Et avec ce passage spatial, c’était aussi un autre Autre qui parlait. La manière dont le sujet était interpellé dans cet ordre, dont on lui parlait, dont il était regardé, et par conséquent la manière dont il se trouvait positionné, se transformait elle aussi.
Ainsi, il ne s’agit pas simplement d’aller d’un lieu à un autre. Dans tous ces mouvements ; s’installer, être déplacé, explorer, être exilé où chercher refuge, la relation du sujet à l’Autre se trouve ébranlée et doit nécessairement se réorganiser. C’est précisément à cet endroit que prennent toute leur importance les questions de ce que le sujet emporte avec lui en entrant dans un nouvel espace, de ce qu’il laisse à l’extérieur, de ce qu’il transporte ou encore de ce qu’il ne parvient pas à laisser derrière lui. C’est pourquoi, lorsque nous abordons la question du déplacement d’un point de vue psychanalytique, nous devons examiner le processus par lequel le sujet se trouve amené à se positionner dans une autre langue, une autre culture et dans le champ d’un autre Autre.
Du point de vue du sujet, il semble utile d’examiner le mouvement migratoire selon deux axes distincts. En effet, lorsque le sujet se déplace d’un point A vers un point B, la nature même de ce mouvement implique à la fois un lieu qu’il quitte et un lieu vers lequel il se dirige. D’un côté se trouve un espace dont il s’éloigne ; de l’autre, un espace dont il se rapproche. Il est donc important de penser la migration à partir de la relation que le sujet entretient à la fois avec son point de départ et avec son point d’arrivée.
D’après ce que j’ai pu observer, dans certaines migrations, c’est le lieu quitté qui devient prépondérant, tandis que dans d’autres, c’est le lieu d’arrivée qui se révèle déterminant. Autrement dit, dans certains cas, le mouvement du sujet est principalement organisé par une dynamique de fuite hors d’un lieu, alors que dans d’autres, c’est le désir de rejoindre un lieu qui occupe le premier plan. Examinons maintenant successivement ces deux dimensions : la séparation et les retrouvailles.
Dans la littérature sur la migration, et plus particulièrement dans les travaux d’orientation psychanalytique, on rencontre fréquemment des tableaux symptomatiques organisés autour d’une fixation au lieu de départ. Il s’agit le plus souvent de configurations structurées par une dynamique de fuite : l’impossibilité d’entrer dans une nouvelle langue, de trouver une place dans une nouvelle culture, de s’intégrer à un système, ou encore le fait de demeurer en suspens dans le rapport à la loi et au Nom-du-Père. Ces manifestations symptomatiques constituent en effet des indices particulièrement éclairants de la manière dont le sujet se rapporte au langage, à la loi, à la culture et à l’Autre. Car l’enjeu n’est pas seulement que le sujet ne parvienne pas à s’inscrire dans le champ du nouvel Autre ; il réside également dans son impossibilité à s’extraire du discours ancien au sein duquel il s’est constitué.
Dans certaines migrations qui s’organisent selon l’axe de la fuite, l’enjeu ne se réduit pas au fait de quitter un pays. Le problème tient souvent à l’impossibilité, pour le sujet, d’accomplir cette séparation sur le plan subjectif. Cela rejoint ce que Bentata pense à travers la notion de l’exil manqué : même si le sujet est parti physiquement, aucune refondation à partir d’un nouveau lieu ne s’est produite sur le plan symbolique. Car l’exil n’est pas seulement un déplacement géographique ; il exige également que puisse être symbolisée une perte.
Dans certaines migrations qui s’organisent selon l’axe de la fuite, l’enjeu ne se réduit pas au fait de quitter un pays. Le problème tient souvent à l’impossibilité, pour le sujet, d’accomplir cette séparation sur le plan subjectif. Cela rejoint ce que Bentata pense à travers la notion de l’exil manqué : même si le sujet est parti physiquement, aucune refondation à partir d’un nouveau lieu ne s’est produite sur le plan symbolique. Car l’exil n’est pas seulement un déplacement géographique ; il exige également que puisse être symbolisée une perte.
C’est peut-être précisément à cet endroit que la nostalgie peut être pensée comme une structure oscillante entre le deuil et la jouissance. Car, d’un côté, le sujet sait qu’il y a eu perte et reconnaît l’impossibilité du retour ; mais, de l’autre, il tente d’abolir cette impossibilité sur le plan affectif. En ce sens, la nostalgie n’est pas seulement le regret du passé ; elle peut parfois devenir une forme de jouissance qui s’organise dans la résistance entre la séparation et l’entrée dans un nouvel ordre symbolique. Autrement dit, la substitution de ce qui a été perdu dans un lieu n’a pas pu s’opérer. Pour diverses raisons, le sujet peut aussi choisir de résister au signifiant qui lui est présenté.
Mais, dans certaines migrations, l’enjeu ne s’organise pas autour d’une séparation susceptible d’être mise en deuil, mais autour d’une rupture qui ne peut être symbolisée. Le sujet ne s’y sépare pas de l’ancien Autre ; il en est arraché. Pourtant, de manière paradoxale, cette rupture ne rend pas la séparation possible ; elle l’empêche même. Au contraire, le sujet demeure prisonnier du lieu même dont il tente de se détacher. La violence de la rupture ne signifie pas que le lien avec l’ancien lieu soit dissous ; elle indique parfois, au contraire, que ce lien n’a pas pu être élaboré symboliquement. Ainsi, plus le sujet tente de rompre avec l’ancien lieu, plus l’impossibilité même de cette rupture se trouve reproduite.
Cette suspension devient également manifeste dans la transmission entre les générations. Lorsque les parents ne parviennent pas à élaborer subjectivement leur propre migration, à symboliser la séparation, autrement dit lorsque la rupture corporelle avec la culture d’origine ne peut être instituée sur le plan symbolique, celle-ci revient sous une forme symptomatique à travers l’enfant. Nous pouvons ici rappeler la formule selon laquelle « l’enfant est le symptôme de la famille ». Car l’enfant ne porte pas seulement son propre conflit ; il porte également la rupture que ses parents n’ont pas pu résoudre.
Lorsque le désir du père n’est pas transmis à l’enfant, lorsque le Nom-du-Père ne parvient pas à instaurer sa fonction ou lorsqu’un blocage se produit dans la propre chaîne symbolique du parent, une rupture apparaît dans la transmission entre les générations. Et ce qui se brise alors n’est pas seulement l’appartenance culturelle ; c’est la chaîne même à travers laquelle circule le désir. Car ce qui est transmis à l’enfant n’est pas uniquement une langue, une culture ou une identité, mais précisément le manque qui les traverse et, par conséquent, le désir. Lorsqu’une rupture survient dans cette chaîne, c’est également la relation du sujet au désir qui se trouve ébranlée. Dès lors, le mécanisme symbolique susceptible d’établir un pont entre l’ancienne langue et la nouvelle cesse de fonctionner.
Et c’est peut-être précisément pour cette raison que l’on rencontre les tableaux cliniques les plus sévères dans la clinique des migrants de deuxième génération. Les ruptures psychotiques, les expériences massives d’étrangeté, les usages de substances, la mise en suspens de la langue ou encore les fragmentations identitaires ne peuvent être lus comme de simples pathologies individuelles. Dans ces configurations, la dette symbolique qui échoit à l’enfant consiste à pouvoir reconstruire la chaîne qui s’est rompue afin que la circulation du désir puisse à nouveau s’établir. Or, il s’agit là d’un fardeau particulièrement lourd.
Si nous laissons de côté le lieu quitté pour nous tourner vers le lieu vers lequel le sujet se dirige, c’est alors le mouvement des retrouvailles qui apparaît. Le sujet nourrit souvent, avant même le début du voyage, un imaginaire lié à une autre langue, à une autre culture ou à un autre Autre. Il ne s’agit donc évidemment pas d’une simple orientation rationnelle ; un investissement imaginaire et symbolique est déjà à l’œuvre. Le lieu vers lequel le sujet se dirige n’est pas, en réalité, un lieu étranger ; c’est un espace dont le désir constitue la gravité. Et c’est précisément pour cette raison que l’enjeu n’est pas seulement celui de l’adaptation, mais aussi celui du transfert.
Le point d’arrivée n’est pas seulement une destination géographique. Pour le sujet, la nouvelle langue, la nouvelle culture, la nouvelle loi, la nouvelle esthétique et la nouvelle organisation sociale occupent déjà une place avant même la rencontre effective avec elles. Comme si le sujet allait y retrouver la trace d’une chaîne de signifiants déjà inscrits, d’une certaine manière, dans sa propre histoire. Plus exactement encore, c’est comme s’il poursuivait un signifiant gravé dans son corps depuis longtemps. C’est pourquoi certaines migrations ne sont pas vécues comme un exil, mais comme une histoire d’amour.
La notion d’agalma, telle que Lacan la développe dans le Séminaire sur le transfert, prend ici toute son importance. Car le transfert se constitue à partir de la supposition qu’il existe dans l’Autre quelque chose de précieux concernant le sujet lui-même. Comme si l’Autre recelait en son sein quelque chose de caché, susceptible de répondre au manque du sujet. Le sujet ne se tourne pas vers l’Autre uniquement pour y trouver du savoir, de l’amour ou de la sécurité ; il suppose qu’une vérité le concernant s’y trouve. Comme s’il pouvait trouver, dans le champ du nouvel Autre, une réponse à son propre manque. Et c’est précisément pour cette raison que certaines personnes éprouvent une affinité intense et difficile à expliquer envers certains pays, certaines langues ou certaines cultures. Il ne s’agit pas seulement d’un choix conscient ; c’est l’économie libidinale du sujet qui est engagée.
C’est pourquoi s’installer ne constitue pas seulement une question administrative, juridique ou sociale. S’installer renvoie à la capacité du sujet à établir un transfert avec le nouvel Autre, c’est-à-dire à pouvoir supposer pour lui-même une place dans le nouvel ordre symbolique. Dans certains cas, une personne ne se rend pas simplement dans un autre pays ; elle s’oriente vers un Autre qui lui est, d’une certaine manière, déjà familier. Et c’est peut-être pour cette raison que certaines migrations sont vécues non comme un exil, mais comme la promesse de retrouvailles.
L’enjeu est donc que le sujet puisse transformer à nouveau, dans un nouvel ordre symbolique, le désir qu’il porte dans sa chaîne signifiante. Car c’est seulement à cette condition qu’une véritable rencontre avec le lieu d’arrivée et qu’une véritable installation deviennent possibles. C’est peut-être aussi pour cette raison que la possibilité de s’installer dans un nouveau lieu suppose d’avoir établi une certaine forme de paix avec l’ancien. Cette « paix » ne signifie ni le déni ni l’oubli du lieu quitté ; elle renvoie plutôt à la possibilité d’une ouverture vers le nouvel Autre, fondée sur l’acceptation de la séparation et du manque.
Car le sujet ne peut porter le désir qu’à la condition de pouvoir porter le manque. Il ne s’agit pas seulement de vivre dans un nouveau pays, mais de pouvoir désirer dans une nouvelle langue, aimer dans le champ d’un nouvel Autre, y nouer des liens et y construire des identifications, tout en puisant leurs fondements dans ce qui les a précédées.
Peut-être est-ce précisément là que commence le fait de s’installer : non pas lorsque le sujet est simplement présent dans un nouvel ordre symbolique, mais lorsque le désir peut à nouveau y circuler. Ainsi, peut-être que l’enjeu est, en se déplaçant, de pouvoir porter ce que l’on porte.
Pour conclure, je voudrais laisser le dernier mot sur la quête humaine, qu’elle concerne soit un lieu, soit autre chose, aux derniers vers du poème Wanderer (« Le Voyageur ») du poète allemand Georg Lübeck.
Wo bist du, mein geliebtes Land?
Neredesin, ey sevgili memleketim?
Où es-tu, mon pays bien-aimé ?
Gesucht, geahnt und nie gekannt!
Seni aradım, sezdim ama hiç tanımadım.
Je t’ai cherché, je t’ai pressenti sans jamais te connaître.
Das Land, das Land, so hoffnungsgrün,
O umut kadar yeşil memleket,
Ce pays, ce pays si vert d’espérance,
Das Land, wo meine Rosen blühn,
Güllerimin açtığı o yer…
Ce pays où fleurissent mes roses.
(…) (…)
Ich wandle still, bin wenig froh,
Sessizce dolaşıyorum, içimde az bir sevinçle,
Je chemine en silence, le cœur peu réjoui,
Und immer fragt der Seufzer: wo?
Ve her iç çekiş aynı şeyi soruyor: Nerede?
Et toujours mon soupir demande : où ?
Im Geisterhauch tönt’s mir zurück:
Hayaletimsi bir fısıltı cevap veriyor ardından:
Dans le souffle des esprits me revient cet écho :
“Dort, wo du nicht bist, dort ist das Glück!“
“Senin olmadığın yerde, mutluluk oradadır.”
« Là où tu n’es pas, là est le bonheur. »
Bibliographie
Bentata, H. (2018). L’exil manqué: À propos des incidences subjectives de l’immigration dans l’enfance et l’adolescence. Association Lacanienne Internationale. https://www.freud lacan.com/documents-ged/lexil-manque-a-propos-des-incidences-subjectives-de limmigration-dans-lenfance-et-ladolescence/
Cacciali, J.-L. (2023). Faire advenir une langue comme langue maternelle. Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/faire-advenir-une-langue comme-langue-maternelle/
Darmon, M. (2013). Lalangue et l’élangues. Association Lacanienne Internationale. https:// www.freud-lacan.com/documents-ged/lalangue-et-lelangues/
Guerrero, O. (2008). Pourquoi traduire relève-t-il de la poésie ? Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/pourquoi-traduire-releve-t-il de-la-poesie/
Hamdani-Durand, S. (2008). Du bilinguisme dans la cure. Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/du-bilinguisme-dans-la-cure/
International Organization for Migration. (n.d.). Who is a migrant? https://www.iom.int/who-is-a migrant
Lacan, J. (2015). Le Séminaire, Livre VIII: Le transfert (1960–1961). Éditions du Seuil.
Melman, C. (2013). Le bilinguisme: Un fait général. Association Lacanienne Internationale. https:// www.freud-lacan.com/documents-ged/le-bilinguisme-un-fait-general/
Villeneuve, D. (2018). Quelle langue maternelle pour l’enfant de l’étranger ? Association Lacanienne Internationale. https://www.freud-lacan.com/documents-ged/quelle-langue maternelle-pour-lenfant-de-letranger/

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.