Melis Hürdana
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği – ALI Turquie
Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”
6-7 Haziran 2026
Anna O.’nun ifadesiyle «talking cure», yani konuşma kuru…Dil, konuşan varlığı; parlêtre’i yapandır… Heidegger’e göre dil varlığın evidir (Die Sprache ist das Haus des Seins) ve dil konuşur (Die Sprache spricht). Lacan ise bizlere insan istese de istemese de dilin içine yakalanmıştır der. Öznenin yapılanmasında da söz (parole) yani dilsel düzleme geçiş üçüncü merciyi oluşturur. İnsan bir dili sadece konuşmaz, dilin içinde kurulur ve bu dille dünyayla ilişki kurar. Analizde de her şey bir sözle başlar talebin kelamıyla…
Freud, bilinçdışının yalnızca tek bir lehçede konuşmadığını söyler. (Castro, 2025) Her dil gerçeğe kendi tarzında temas eder. (Castro, 2025) Her dil farklı yerlerden farklı yolculuklarla gerçeğe götürür. Analizde de o yer bulma çabası içinde değil miyizdir? Dil dışında konumlanmak pek de mümkün değildir.
Charles Melman kastrasyonu ana dilde gerçekleşen yapısal bir olgu olarak açıklar. Peki ikinci dilde bu durum nasıl işler? Melman’ın Casa grande e Senzala’da ikinci dille kurduğumuz ilişki, birinci dilde zaten yaşanmış olan ötekilik (altérité) sorunlu yerini temsil edebilir, hatta onu yeniden üretebilir, der. (Cardoso, 1998) Bir dilin işleyişinin kökeninde asli bastırma (refoulement originaire) bulunur. (Castro, 2025) Bir dilden diğerine geçişte mesele kastrasyonun silinmesi değildir; çünkü her şeyin söylenmesi mümkün de değildir. (Castro,2025) Dil bilinçdışının kurulduğu yerdir. Öznenin bir dile girmesi, her şeyin söylenemeyeceği gerçeğini kabul etmesini gerektirmez mi? Bu dil bir yabancılık olarak yaşanabilir, içine girilir veya girilmez, ya da ötekilik (alterité) olarak yaşanır ve kişi bu dile katılabilir. (Cardoso,1998)
Bir dilde ifade edilen başka bir dilde ayni şekilde ifade edilemez. Çok dilliliğin kürde nasıl bir yeri vardır? Bu dirence mi sebep olur yoksa bastırılanı mı ortaya çıkarır? Hatta bir ifşa aracı mıdır? Bir dilde konuşulabilen ile diğer dilde konuşulamayan hatta sansürlenen nedir? Veya diğer dilde açıkça ifade edilebilen nedir? Bir dildeki gösteren (signifiant) diğer dilde kendine nasıl yer bulur? Bu durum öznede nasıl yer bulur? Peki ya, bu dil kimin için konuşulan bir dildir? Hitap kimedir?
Eskinin evrensel dil mitine değinmeden edemeyeceğim…Bu dillerin ayrışma miti meşhur Babil’in tamamlanamayan Kulesi…Babil’deki zigguratların en büyüğü olan Babil Kulesi, kentin baş tanrısı Marduk’a adanmıştı. Amaç, tanrılarla daha yakın bir bağ kurmak ve iki âlemi güzelleştirmek için gökyüzüne kadar yükselen bir merdiven yapmaktı. Başka bir deyişle bu kule; insanlarla tanrıları buluşturan, yer ile göğü birbirine bağlayan bir köprü, bir kapı niteliği taşıyordu. Ancak bunu bir saygısızlık olarak gördü ve dillerini karıştırdı, onları dünyanın dört bir yerine dağıtarak kulenin tamamlanması engellenmiş oldu.
Babil, Akad dilinde « bāb-ilû » kelimesinden gelir ve «Tanrının kapısı», anlamına gelmektedir; İbranicede ise Babil adi karıştırmak anlamına gelen « balal »’dan gelmiştir. «Babel» ise kargaşa, anarşi şeklinde bir karşılık bulur. Tevrat’ta (Genesis -Bölüm 11/1-9) şöyle geçer: Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görünce: «Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.» Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.
Bu konuşulan ancak unutturulan ilk ortak dil neydi? Adem’in dili miydi? Kusursuz bir dil miydi? İlahi bir dil miydi? Babil Kulesi bize ne anlatır? Bu inşanın bitemeyişini mi? Başlangıçta bu ortak dil üzerinden bir zincir oluşturulmuştu. Dilsel kopuş çok dillilik neye sebep olmuş oldu?
Babil Kulesi miti, dilin parçalanmışlığı, öznellik ve evrensel bir dilin imkânsızlığı üzerine bir sembol olarak kullanılabilinir. Bu tamamlanamayış, insanın Tanrısal (tam ve eksiksiz) bir güce ulaşma isteğinin engellenmesi olarak yorumlayabiliriz. Tek ve bütünleşik bir dile sahip olma arzusunun kırılmasını ve dillerin çoğalmasıyla birlikte gelen dilsel bir karışım.
Dillerin parçalanması ve iletişimin yitimi üzerinden bir sürgün ve göç olarak ele alabilir miyiz? Analizdeyse sadece bir dil çeşitliliği değil, aynı zamanda bireyin o ‘eksiksiz anlatma ve anlaşılma’ illüzyonundan koptuğu bir kırılma anını temsil etmez mi? Bu bütünlüğün yitirilmesiyle, öznelliğin bu eksiklik ve çeşitlilik içinde kurulabileceği bir durum gibidir.
Kabala «dil » i yaratılışın temel gücü olarak ele alır. Bu açıdan bakıldığında psikanalitik perspektif o kadar da uzak görünmez sanki. «Kelam » kavramı, evrenin varoluşunu şekillendiren ilahi bir enerji olarak görülür. O halde bu, insanın, Tanrı’nın ilahi « kelam » ına ulaşma çabası şeklinde yorumlanabilir mi? Eksiksiz, kusursuz varsayılan bir söze bir yere yeniden ulaşma arzusu mudur? Öznenin yerini bulmaya çalıştığı nokta da kusursuz bir dile erişimin ötesinde, bu eksiklikle, bu dillerin karışımı içinde değil midir?
Babil’in Tanrısı dilleri karıştırmıştır. Bergès’in belirttiği gibi, annesel Başka şeyleri zorlayan sözüyle lalangue’ı altüst eder ve karıştırır. (Hamad, 2026)
İlk sesler, jestler, tonlamalar, melodilerle ve sessizliğin içinde bebek yıkanır ve bunları ilk Başkan’dan alır. Annesel Başka, çocukla birçok düzeyde bağlantı kurar, ancak dil tek hitap noktasıdır. Lalangue dil (langage) değildir, söz öncesi (préverbal) değildir ve öğrenilemez. (Hamad, 2026) Lalangue, jouissance ile ve bir dili konuşmanın tekil biçimiyle ilgilidir. (Castro, 2025)
Lalangue‘ı karmaşıklığa uğratan dildir ve bu karmaşıklaşma sürecinde, ham sesleri ve bedensel jouissancei simgesel düzene sokarak, çocuğun bir « parlêtre » (konuşan varlık) olmasını sağlar ve Başka’nın dünyasında bir yer edinir. (Hamad,2026)
Bilinçdışı lalangue’in malzemesi olarak kullanmaz mı? Bedensel jouissance ile dil arasındaki bağı oluşturur. Encore seminerinde, Lacan, bilinçdışı, lalangue ile iş görmeyi bilen/ustalıkla bir bilgidir (savoir-faire) der ve ekler dil (langage) lalangue dan yapılmıştır. Yani bilinçdışı lalangue ile biçimlenir.
Lacan bizleri « lalangue’un çocukları» olarak tanımlar ve bu yüzden anlaşabildiğimizi söyler.(Hamad, 2026) Nazir Hamad’in (2026) değişiyle lalangue, dilin yuvasıdır ve herkesin kendi dilini yontmak için malzeme çıkardığı bir ocaktır. Bu, daha sonra ana dil içinde uzmanlaşsak bile, ilk dilsel tutunum noktamızdır. (Hamad, 2026)
Sándor Ferenczi’nin dillerin karışması olarak bahsettiği çocuk- yetişkin ilişkisinin yasasıdır. Bu dillerin karışımı aslında çok dilliliğin ötesinde bir kavramdır.
Ferenczi (1932), püriten ailelerdeki dadıların örneğini ele alarak bir şiddet biçimi olarak gördüğü «dil karışıklığı» olarak açıklar. Yetişkin, çocuğun şefkat arzusunu erotik ve cinsel bir talep olarak yorumlar. Çocuktan gelen şefkat dili, erotizm diliyle karıştırılır. Çocuğun dilinin yetişkin tarafından yorumlanması bu karışıklığı yaratır ki bu sarsıcıdır. (Ferenczi, 1932)
Çocuk, ana dili ile çevresindeki diğer diller arasında kendine bir yer bulmaya çalışırken, Babil sonrasındaki dil çeşitliliğinin yarattığı karmaşayı bizzat deneyimler.
Çocuk bir şefkat talebindedir. Bu talep, analizanin talebinde, transfert içinde görülebilinir.
Çocukların dilinin çözümlemesi gibi analist ve analizan arasındaki kapı aralanarak dilin çözümlenmesinin yolu açılır.
Peki ya analizde çok dillilik? Ana dil ile seans yapmakla yabancı dil içerisinde seans yapmak arasında nasıl bir fark vardır? Analiz sureci farklı mı isler? Ana dil hem annenin dili ilk sözcüklerin çıktığı… hem babanın yani yasanın dili…
Yabancı dilin konuşulduğu bir ülkede ana dile yapılabilecek yatırım daha farklı olabilir; özlem, nostalji, gocun etkileri, kayıplar, kazanımlar … O ülkenin diliyle yapılan seanslar ana dilden ve baba yasadan bir uzaklaşma mıdır? Bir kaçıştan mı bahsedilir yoksa bu o dilin yasasına girme çabası mıdır? Bir bağ koparma çabası mıdır? Ya da buna yönelik bir arzu veya korku mudur?
Ana dilde söylenemeyen bu kelimeler yabancı dilde daha mı kolay telaffuz edilir? Ana dildeki kelimelerden bir kaçıştan bahsedebilir miyiz? Bu kelimeler kirlenmemiş kelimler midir?
Bilinçdışı kendini ifade etmenin bir yolunu bulur. Kişinin kendi hikâyesini sözcüklere dökmesi, yalnızca onu anlatmak değil, aynı zamanda onu kurmak ve dahasıdır: anlatının kendisi, bir karşılaşma yeridir adeta…
Başka bir ülkeye göç sırasında ikinci bir dille karşılaşmak ya da tanıdık nesnelerin yabancı bir dilde adlandırılması bir zenginlik yaratırken aynı zamanda bir yabancılaşma duygusu ve Unheimlich deneyimine kadar uzanabilir mi? Dile giriş bir kaybı getirir ve bu da öznenin bir sürgünde bir göç içinde olduğunu bize gösterir. Öznenin ömrü her daim bir Heimweh içinde mi geçer? Özellikle çok dilli öznelerin bunu çok farklı bir şekilde yaşadığı aşikârdır.
Yabancı bir ülkede kişi neden ana dilini konuşan bir analist seçer? Bu kendi dilinde duyulma arzusu mudur? … Bir Heim gibi... Ya da tersine, neden ev sahibi ülkenin dilinde konuşulabilen bir analist seçilir? Bu, yeni bir yasaya giriş teşebbüsü olarak okunabilir. Yeni bir dile giriş ve yeni bir hitaba giriş gibi… bir hoşçakal ve bir merhaba…Peki ya analizin ne ev sahibi ülkenin dili ne de analizanın ana dili olan üçüncü bir dilde yürütüldüğü durum? Bu bir kaçış mıdır, yoksa öznenin yeniden doğuşu mu?
Analizde, ikinci dil yani yabancı dil bir mesafelenme, ana dilde söylenmeyeni söyleme yeri olabilir. Bir savunma mekanizması gibi isleyebilir mi? Hangi dil olursa olsun dilin kendisinde sözün kendisinde söylenemeyen var olacaktır. Nedir bu söylenemeyen, söylenmez olan?
Çok dilli analiz, bir onarım sureci ve yeniden kurma olarak karşımıza çıkabilir. Bir maske veya bir güvenli alan işlevi. Anlam arayışına girmek bizi bir çevirmenden öteye götürmeyebilir. Seansta ikinci bir dilin devreye girmesi, analizanın bu dili nasıl yaşadığını bizlere gösterebilir: bir yabancılık olarak mı yoksa bir ötekilik (altérité) olarak mı?
Çok dilli analizlerden bahsetmişken; Freud’un Kurt Adam’ı bize güzel bir örnek oluşturabilir. Burada yabancı dilin işlevi nedir? Öznel bir kamuflaj. (Fontana, 2022) Freud ve Kurt Adam’ın diyaloğunda, Kurt Adam rüyasında Espe gördüğünü söyler. Freud onun ne olduğunu sorar ve sarı çizgili sokabilen böcek der. Freud Wespe olarak düzeltir. Ben Espe sanıyordum der ve ekler ama Espe benim, S. P. (adinin bas harfleri- Sergey Pankeyev) (Fontana, 2022)
Peki seanslardaki dil değişmelerini nasıl ele almak gerekir? Hangi anlarda bir dilden diğerine geçilir? Bu sadece bir direnç meselesi midir? Bazı durumlarda ise peşi peşine farklı dillerde kelimeler ortaya çıkar. Bazı zamanda ise analistin anlamasının mümkün olmadığı başka bir dildeki kelimeler analizanların dudaklarından dökülebilir. Bu kelimeleri çevirmek için analizan zaman harcar ama hiçbir zaman istenilen sonuca ulaşılmaz bir hayal kırıklığı geride kalır, bir tatminsizlik oluşur. Çeviri her zaman için bir kayıp barındırır. Ve hiçbir zaman asıl söylemek istenilenin çevirisi yapılamaz.
Muayeneme çocukluğu bir ülkede yetişkinliği ise bir veya birçok farklı ülkede geçmiş kişilerle sıkça karşılaşıyorum. Peki iki ad sahibi olan ve çocukluğu bir ülkede yetişkinliği bir başka ülkede geçmiş birinin çocukluğundan söz ederken sıklıkla birinci ismiyle kendini adlandırmasını ve yetişkinlik döneminden ve aşk hayatına ilişkin deneyimlerini anlatırken ise ikinci ismini kullanmasını nasıl duymalıyız? Bu ayrım, yalnızca taşıdığı iki isim üzerinden değil, aynı zamanda iki farklı dil üzerinden de kendini gösteriyorsa…
Buradan hareketle, Türk atasözünün başka bir biçimde dile getirdiği şu düşünceyi yeniden sormak mümkün olabilir mi? “Bir dil bir insan, iki dil iki insan.” mıdır?
Sanki her bir isim, yaşamın belirli bir dönemine, belirli ilişki deneyimlerine ve aynı zamanda da belirli bir dile bağlıymış gibi. Sanki bunlar, farklı aidiyetlerin ve çeşitli özdeşleşmelerin taşıyıcılarıymış gibi. Sanki her bir dil, belirli bir özneleşme biçimini beraberinde getiriyor; bir dilden diğerine geçiş yalnızca bir dil kodunun değişimi değil, aynı zamanda özdeşleşmelerin ve psişik konumların da yer değiştirmesi anlamına geliyor.
Lacan « Başka dile geçiş, konuşma eyleminin doğasıyla karşılaşma fırsatıdır; çünkü konuşmak, lalangue ile bir savoir-faire (pratik bilgi ve beceri/ ustalık gerektiren bilgi) içerir. » der. (Fontana, 2022) Bir dilden diğerine geçişte bir tür aciliyet, hatta sözcüklerin bir tür aceleye gelmesi vardır ve bu aciliyet bir yeniden kurmadır. (Cardoso, 1998) Yeniden kurmanın aciliyeti…
Lacan’ın belirttiği gibi, analizde belirleyici olan anlamak değildir. Sadece anlama değil, öznenin özgül söyleyişine, gösterenlerine odaklanılır. Anlam aramak bizi çevirinin ötesine taşımaz ve bu gösterenler arasında olan ve onların ötesine geçeni duymayı engeller. (Fontana, 2022)
Çok dillilik değil ama anlamda kaybolma ve çeviri peşinde koşma bir tuzak olabilir. Çok dillilik çağrışımları çoğaltabilir de… Bir sözcüğün çağrıştırdığı anlamlar ve ilişkiler, bir dilden diğerine farklı olabilir. Kullanılan sözcükler, dilin kendisi ve kelimelerin tınısı, hatta tonu bambaşka yollar açabilir ve farklı gösterenlere (signifiantlara) götürür. Farklı diller, farklı deneyimlere erişim sağlayabilir; sanki her biri yaşantının belirli ve kendine özgü biçimlerine açılan ayrı bir kapı gibi… Farklı diller, farklı deneyimlere ve farklı gösterenlere erişim imkânı sunabilir.
Çok dillilik artık küreselleşmenin de getirisiyle daha da farklı bir noktaya da gelmiş durumda sadece ana dil ve o ülkenin dili olarak ayırmak güçleşmektedir. Bir başka örnek olarak, doğduğu ülkenin dışında yaşayan ve içinde bulunduğu toplumun dilini konuşmayan bir analizanı ele alabiliriz. Analiz, ne analizanın ne de analistin ana dili olan üçüncü bir dilde yürütülmektedir. Bu dilin yaşadığı ülkede yaygın olarak kullanılan bir toplumsal dil olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu noktada daha da önemli bir durum da söz konusu olabilir o da onun aşkının dili! Analizanın partneriyle konuştukları dil, ayni zamanda analizin de dildir.
Bir dilden diğerine geçişte mesele Başka’nın başka bir dili tarafından yapılan bir geçiştir: sürekli olarak çevrilemeyen bir gerçek (Castro, 2025). İnsan bir dili yalnızca konuşmaz; o dilin içinde düşünür ve kendini kurar. Bu yüzden başka bir dile geçtiğimizde yalnızca kelimelerimiz değişmez. Öznenin yeri dildir.
Eğer yalnızca dili okursak (çevirirsek), yalnızca sözcüklerin anlamını duyarız; saçma ya da yanlış anlamaya kadar ve hiçbir söylemin tek başına dile ne yaptığını duyamayız. (Cardoso, 1998)
Bu çok dillikle ilişkili çok sıkça duyduğum bir başka söylem ise ben nereye aitim? Ben hangi dile aitim? Kimi zaman ana dil ve yabancı dil içinde söylense de kimi zaman bu iki dillilik bambaşka bir boyuta da taşınabiliyor.
Örneğin, Türkiye’de ailesi ve yakın çevresi içinde daha muhafazakâr bir dilin içinde yetişen ancak çalışma hayatına atılmasıyla birlikte seküler kesmin diliyle karşılaşan bir genç …
Ve soru hep ayni: Ben nereye aitim? Bu sadece dilin grameri değil … Bu da dilin, yabancı dillerin ötesinde bir kurulumunun olduğunun işaretidir. Sadece Fransızca Türkçe İngilizce meselesi değil.
Analist ile analizan bu dillerin ışığında nasıl karşılaşırlar? Psikanaliz, analist ve analizanin kendine özgü bir inşası değil midir? Her analiz çok dilli değil midir? Bir ortak dil yaratabilirler mi? Analist ve analizan arasında zaten tüm dillerin ötesinde yeni bir dil kurulmaz mı? Nedir bu dil? Analist ve analizan arasındaki dil transfert’in ta kendisi değil midir?
Transfert, sadece yapılandırılmış bir dil (langage) üzerinden değil, aynı zamanda dilin bedensel ve ritmik özü olan lalangue üzerinden de işlemez mi?
Analitik karşılaşma içinde inşa edilen özgün bir dil: öznenin kendi dili, onun tarihi, arzuları, semptomları ve bunların transfert içinde nasıl yankılandığı…Gösterenlerin dolaşımı… Bu ortak dil sabit bir anlaşmadan ziyade, kayan bir dildir, bir anlam alanıdır da belki..
Bir’in dili, bilinçdışının savoir’ına (bilgisine) gönderme yapar ve dilin kodlanmış kurallarıyla sınırlı değildir. (Hatat,2020) Langue, S1’in S2’ye bağlandığı simgesel alanı örgütlerken, lalangue bu simgesel örgütlenmeyi aşan şeyi adlandırır. (Hatat,2020) Lalangue aynı zamanda gerçeğin (réel) bir yankısıdır. Lalangue içinde özne, anlamın çöktüğü noktayı deneyimler; geriye kalan ise ses ve jouissance’dır.(Hatat,2020)
Başkanın alanında yer bulmak lalangue düzeyindeki o tekil sesini duyabileceği, eksikliği ve arzusuyla konuşabileceği bir alan açmak…
Hiltenbrand (2026), analitik kürü öznenin kendi dilinde acı çekmesi nedeniyle, Başka’nın dilini öğrenmeye gönüllü olduğu bir süreç ve bilinçdışının eyleme dökülmesi olarak tanımlar.
Analist, kendisiyle konuşulan (talk with) bir partner değil, kendisine hitap edilendir (talk to). (Hiltenbrand, 2026) Bu ayrıcalıklı konum, özneyi gündelik dertlerini anlatmanın ötesine geçerek gösteren işleviyle (fonction signifiante) yüzleşmeye zorlar ve analiz sürecinde özne, analistin arzusunu sorgulamaya başlar. (Hiltenbrand,2026) Özneyi “Che vuoi?” sorusuyla ve kendi bölünmüşlüğüyle karşı karşıya getirir. (Hiltenbrand,2026)
Analizde söylenen sözcükler başka hiçbir yerde söylenemez. Burada söz konusu olan, ortak dile ait olmalarına rağmen analiz içinde analizan için tekil bir ağırlık kazanan bazı sözcüklerin ortaya çıkışıdır. (Hatat, 2020) Bunlar yankılanırlar; jouissance’ın bir kıvamına, bir tutarlılığına sahiptirler. (Hatat, 2020)
Transfert sayesinde dilden dile geçiş, diller arasındaki boşluklarda, sansürlerde ve yeni keşfedilen ifade biçimlerinde işleyen bir zenginlik oluşturabilir.
Çok dilli analizlerde transfert, öznenin farklı diller arasındaki geçişlerde kendine bir yer edinme çabası ve dillerin bilinçdışındaki farklı konumlanışları üzerinden isleyebilir.
Analiz özgün bir yol açma imkânı tanır ve öznenin o ozgun yerini ve arzusunu bulmasina eslik eder.
Her şeyin bir sözle, ilk taleple başladığını söyledim ve her talep bir sevgi talebidir. Ve başlangıçta aşk vardı! Peki bu aşkın bir dili var mıydı? Aşkın dili nedir?
Aşk bir metafordur: seven’den sevilen’e. Seven kişi sahip olmadığı ve sevilen kişinin sahip olduğunu düşündüğü şeyi arar; fakat sevilen kişi de bundan habersizdir. Seven kişi, sevilenin içinde arzulanan bir hazine olduğuna inanır ve bu hazine agalma olarak açıklanır. Agalma, sevilenin tarafındadır, erômenos’un. Seven, arzunun öznesidir; sevilen ise bu arzunun nesnesidir. Agalma, Başka’daki o parıltı, o varsayılan bilgidir.
Lacan buna aynı zamanda « Tanrılar için tuzak » da der; çünkü agalma gibi görünen şey aslında yalnızca nesne a’nın Başka’nın alanına yansıtılmış yeridir. Bu nesnenin bu boş yerde hedeflenmesi, transfert olgusunun kurulmasını sağlar. (Debroize, 2023)
Aşkın dili, kelimelerin sadece sözlük anlamları değil, onların çağrışımları ve tınıları da belki de.
Aşk arzunun bir metaforuysa, sevenin sevilen kişiye duyduğu aşk da onun arzusunun metaforudur. Bu nesne metaforiktir çünkü dilin işlevine bağlıdır. Analist bildiği varsayılan özne konumundadır ama aynı zamanda analistin konumu dilin çok anlamlılıklarının, keşiflerinin yolunu acar. (Amiel, 2021) Bildiği varsayılan özne… transfertin özsel noktası, kalbidir, çekirdeğidir.
Transfer hareketinin başlangıcında özne, metonimik çoğalmaları karşısında metaforik yani yer değiştirmeye dayalı bir ilişki içine yerleşir. Seven ile sevilen arasındaki ilişkide yeniden sahnelenen şey tam da budur. (Amiel, 2021) Yer değiştirmelerden bahsetmişken dilin yer değiştirmelerini de unutmamak gerekir.
Lacan transferti düşünmek için Sokrates ile Alkibiades ilişkisini bize örnek olarak sunar. Şölen’de Alkibiades’in girişi her şeyi değiştirir çünkü mesele artık Başka’yı övmek olacaktır.
Alkibiades’in girişiyle birlikte metonimik kayış sona erer ve bir metafora ulaşılır.
Luchelli (2011), aşka ilişkin iki metafor sunar bizlere. Lacan’ın yorumunda ortaya koyduğu ilk metafor, sevilenden(erômenos) sevene (erastès) geçiştir. Transfert’de analizan, kendisinde eksik olanı analistin tarafına yerleştirir. İkincisi ise diyaloğa Alkibiades’in girişiyle birlikte Sokrates’in arzulayan konumundan arzulanan konumuna geçişidir. Lacan Sokrates’i analistin konumuna bir göz kırpış olarak ele alır.
Sokrates, Alkibiades’in aşk talebini doğrudan karşılamak yerine onu Agathon’a yönlendirerek Alkibiades’in bilinçdışı arzusunun nesnesini ona gösterir. Sokrates’in bu tutumu, onun analist arzusunu (désir de l’analyste) temsil ettiğini ve transferti simgesel bir düzleme taşıdığını kanıtlayabilir. Sokrates arzulayanın yerinde kalır ve Alkibiades’in transfert aşkını yorumlayarak ona tüm söyleminin aslında Agathon’a yöneldiğini gösterir.
Analist ancak arzulayan biri olarak bu boş yerde, nesne a’nın görünüşü (semblant), bir agalma gibi durabilir. Arzu Başka’nın arzusudur. Dil ile olan ilişkisindeki bu yabancılaşmada, Başka’nın bulunduğu yerdeki arzudur. (Debroize, 2023)
Peki bilinçdışında bu iki dil veya daha çoğu tek yüzlü bir yapının içinde olabilir mi? Bu çok dilli analizlerde, özne yüzey değiştirmeyip yon değiştirmiş olabilir mi? Ayni bir Möbius şeridi gibi…Iç diş birbirine döner. Dil değişimi bir torsiyon (bükülme) anidir belki de…Bu yapıda yüzeyde ilerlediğinizde bir noktada diğer tarafa yani diğer dile geçtiğinizi fark edebiliriz. Analiz sırasında kişi bir dilde konuşurken o yüzeyde ilerlerken, bir torsiyon anında bir dil sürçmesi veya eşsesli bir kelimeyle aniden diğer dile geçmiş olabilir. Tüm bunlar ayni yüzeyde aslında gerçekleşir ayni bilinçdışında…Dillerin birbirine burularak geçtiği bir Möbius şeridi gibi…
Marc Darmon (2014) iki dillikte Fransızca ve Kreol örneğinden; iki farklı fakat benzeyen dilden yola çıkarak bir öznede iki halka hem birbirinden bağımsız hem de birbirine kenetlenmiş haldeki bu ilişkiyi sahte delik (faux trou) modeliyle açıklar. İki dil-halka yan yana geldiğinde, dizilimleri nedeniyle merkezde sanki bir delik varmış gibi görünür; ancak bu halkalar henüz birbirine düğümlenmemiştir. (Darmon, 2014)
Analiz sürecinde analistin yorumu, bu sahte deliği gerçekleştirir (réaliser) iki dilli öznenin dünyasında birbirine kenetler ve bir düğüm oluşturur. (Darmon, 2014)
Ancak burada önemli bir nokta vardır, Darmon iki lalangue dan bahseder ama burada özne bebeklikten beri bu iki dil içinde yoğrulmuştur… İkinci dil bebeklikten beri geliyorsa yani bebekliklerinden beri bu dillerin içinde yıkanıyorsa veya ana dil yerleştikten sonra yabancı dil olarak bu ikinci dil geliyorsa karşımıza iki farklı durum çıkabilir. Yabancı dil olarak öğrenilen ikinci dilde durum daha farklı açıklanabilir mi?
Analist ve analizan arasındaki ortak dili; sözlükte paylaşılan kelimeler değil, Lacan’ın da değişiyle bilinçdışının dil gibi yapılanmış yapısı, diller arasındaki boşluklarda yankılanan ses (nesne a) ve analizanın kendi tekilliğini ve öznelliğini keşfetmesini sağlayan kendi bilinçdışı bilgisine onu ulaştırabilecek olan transfert ilişkisinin sağlanması …
Divanda çok dillilik, analizanın belki de iki veya daha çok Başka arasında kendi yerini bulmaya çalışır. Analist ve analizan arasında ana dilleri farklı olsa da orda kurulan dillerin ötesinde bir ilişkidir. Heim’in bir şekilde bulunmasıdır belki de… Ayni ana dile sahip olunsun ya da olunmasın …. Analist ve analizan arasındaki transfert de her zaman kendine has, özgü, biricik …
Ortak dil yapılandırılmış bir dil değildir ortak dil transfertin ta kendisi değil de nedir?
Her dilde aşk mümkündür! Başka dilde aşk mümkündür! Yalnızca karşılaşmalar olabilsin… Aşkın dili, Babil Kulesi efsanesiyle ortaya çıkan «dillerin karışması» na bir çözüm olarak sunulabilir mi?
Mesele, ortak bir dilin yeniden bulunması değildir. Transfertin temeli, Başka ’ya yönelmiş hitaptır, bildiği varsayılan özne. Aşkı mümkün kılan da diller arasındaki boşluğun kapanması değil, arzunun tam da bu boşlukta dolaşıma girebilmesidir. Bu bakımdan aşkın dili, kaybedilmiş bir bütünlüğü yeniden inşa etmez; aksine, arzunun özneleri ve dilleri ayıran tamamlanmamışlıkla, eksiklikle (béance) izlediği yolu gösterir.
« Aşk makamı âlidir, aşk kadim ezelîdir, Aşk sözünü söyleyen cümle kudret dilidir. » demiş Yunus Emre.
KAYNAKÇA
Amiel, C. (2021). La nécessité du Transfert. Association Lacanienne Internationale.
Cardoso, M. (1998). D’une langue à l’autre. Association Lacanienne Internationale.
Castro, J. (2025). Langue et alterité. Association Lacanienne Internationale.
Darmon, M. (2014). Lalangue et l’élangues. Association Lacanienne Internationale.
Debroize, J. (2023). Référence au séminaire du transfert dans le séminaire de l’angoisse. Association Lacanienne Internationale.
Ferenczi, S. (2004). Confusion de langue entre les adultes et l’enfant. In Psychanalyse IV. Paris, France: Payot. (Texte original publiéen en 1932)
Fontana, L. (2022). Censure et bilinguisme dans la cure. Lapsus, (1).
Hamad, N.(2026). Peut-on parler de suggestion chez l’enfant tout-petit ? Association Lacanienne Internationale.
Hatat, B. (2020, 3 Mayıs). Le « truc » analytique. Revue Tupeuxsavoir.
Hiltenbrand, J.-P. (2026).Transfert symbolique. Association Lacanienne Internationale
Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire VIII: Le Transfert.
Lacan, J. (1972-1973). Le Séminaire XX: Encore.
Lucchelli, J. P. (2011). La lecture lacanienne du Banquet de Platon. Cliniques méditerranéennes, 84(2), 163-174.
Platon. (2016). Le Banquet (L. Brisson, Trad.).GF Flammarion.
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie
Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert
6-7 Juin 2026
Amour Dans Un Autre Langue *
Melis Hürdana
*Traduit à partir du texte original de l’intervention au colloque.
Selon l’expression d’Anna O., il s’agit d’une « talking cure », c’est-à-dire d’une cure par la parole. Le langage est ce qui fait l’être parlant, parlêtre… Selon Heidegger, le langage est demeure de l’être (Die Sprache ist das Haus des Seins) et le langage parle (Die Sprache spricht). Lacan nous dit quant à lui que l’être humain, qu’il le veuille ou non, est pris dans le langage. Dans la structuration du sujet, la parole, c’est-à-dire l’accès au registre du langage, constitue une troisième instance. L’être humain ne se contente pas de parler une langue ; il se constitue dans le langage et entre en relation avec le monde à travers lui. Dans l’analyse aussi, tout commence par une parole : le dire (kelamiyla) de la demande… Freud affirme que l’inconscient ne parle pas dans un seul dialecte. (Castro, 2025) Chaque langue touche le réel à sa manière (Castro, 2025). Chaque langue conduit au réel par des chemins différents et depuis des lieux différents. Ne sommes-nous pas dans une tentative de trouver un lieu dans l’analyse ? Il n’est guère possible de se positionner en dehors du langage.
Charles Melman décrit la castration comme un phénomène structural qui se réalise dans la langue maternelle. Mais comment cette opération fonctionne-t-elle dans une seconde langue ? Dans Casa grande e Senzala, Melman affirme que la relation que nous entretenons avec une seconde langue peut représenter la place problématique de l’altérité déjà éprouvée dans la première langue, voire la reproduire. (Cardoso, 1998). Au fondement du fonctionnement d’une langue se trouve le refoulement originaire. (Castro,2025) Dans le passage d’une langue à une autre, l’enjeu n’est pas l’effacement de la castration ; car tout ne peut pas non plus être dit. (Castro, 2025) Le langage est le lieu où se constitue l’inconscient. L’entrée du sujet dans une langue n’exige-t-elle pas qu’il accepte le fait que tout ne peut pas être dit ? Cette langue peut être vécue comme une étrangeté ; on y entre ou on n’y entre pas. Elle peut aussi être vécue comme une altérité, et le sujet peut alors y prendre part. (Cardoso, 1998)
Ce qui est exprimé dans une langue ne peut pas être exprimé de la même manière dans une autre. Quelle place occupe le multilinguisme dans la cure ?
Produit-il de la résistance ou fait-il émerger ce qui est refoulé ? Est-il même un moyen de dévoilement ? Qu’est-ce qui peut être dit dans une langue mais ne peut pas l’être dans une autre, voire y est censuré ? Ou encore, qu’est-ce qui peut être formulé ouvertement dans l’autre langue ? Comment un signifiant d’une langue trouve-t-il sa place dans une autre ? Comment cette situation trouve sa place chez le sujet ? Alors, pour qui cette langue est-elle parlée ? À qui s’adresse-t-elle ?
Impossible de ne pas évoquer le mythe de la langue universelle de l’ancien temps. Le mythe de la séparation des langues est celui de la célèbre Tour de Babel demeurée inachevée. La Tour de Babel, la plus grande des ziggourats de Babylone, était consacrée à Marduk, Dieu principal de la cité. L’objectif était d’établir un lien plus étroit avec les dieux et de construire un escalier s’élevant jusqu’au ciel afin d’embellir les relations entre les deux mondes. Autrement dit, cette tour constituait un pont, une porte reliant la terre et le ciel, mettant en relation les hommes et les dieux. Cependant, cela a été considéré comme une irrévérence ; les langues ont été brouillées et les hommes ont été dispersés aux quatre coins du monde, empêchant ainsi l’achèvement de la tour.
Babylone vient du terme akkadien « bāb-ilû », qui signifie « la porte de Dieu ». En hébreu, le nom Babylone vient de « balal », qui signifie confondre ou mélanger. Babel trouve son équivalent dans les notions de confusion et d’anarchie. Dans la Torah (Genèse, 11, 1-9), il est écrit : au commencement, tous les hommes de la terre parlaient la même langue et utilisaient les mêmes mots. Dieu descendit pour voir la ville et la tour que les hommes avaient construites et, en voyant cela, il dit : « Allons ! Descendons et confondons leur langue afin qu’ils ne se comprennent plus les uns les autres. » Ainsi, Dieu les dispersa sur toute la surface de la terre et interrompit la construction de la ville.
Quelle était cette première langue commune, parlée puis oubliée ? Était-ce la langue d’Adam ? Était-ce une langue parfaite ? Était-ce une langue divine ? Que nous raconte la Tour de Babel ? Parle-t-elle de l’inachèvement de la construction humaine ? Au commencement, une chaine avait été créer à partir de cette langue commune. Quelles ont été les conséquences de la rupture linguistique et du multilinguisme ?
Le mythe de la Tour de Babel peut être utilisé comme un symbole de la fragmentation du langage, de la subjectivité et de l’impossibilité d’une langue universelle. Cet inachèvement peut être interprété comme l’empêchement du désir humain d’accéder à une puissance divine, intégrale et complète. Il marque la rupture du désir de posséder une langue unique et unifiée ainsi que le mélange linguistique qui accompagne la multiplication des langues. Peut-on envisager la fragmentation des langues et la perte de la communication comme une forme d’exil et de migration ? Dans l’analyse, représente-t-elle non seulement une diversité linguistique, mais aussi une rupture où l’individu se détache de l’illusion d’une expression et d’une compréhension totalement complètes ? Avec la perte de cette totalité, la subjectivité ne pouvait se constituer qu’à travers ce manque et cette diversité.
La Kabbale considère le « langage » comme la force fondamentale de la création. De ce point de vue, la perspective psychanalytique ne semble pas si éloignée. Le concept de « kelam » (parole) est envisagé comme une énergie divine qui façonne l’existence de l’univers. Alors, peut-on l’interpréter comme la tentative de l’être humain d’accéder au « kelam » (parole) divin de Dieu ? Est-ce le désir de retrouver quelque part une parole supposée parfaite et sans faille ? Le point où le sujet cherche à se situer ne réside-t-il pas, au-delà de l’accès à un langage parfait, dans ce manque, dans ce mélange et cette confusion des langues ?
Le Dieu de Babel a brouillé et confondu les langues. Comme le souligne Bergès, le Grand Autre maternel bouleverse et confond lalangue par sa parole qui force les choses. (Hamad, 2026)
Le nourrisson baigne dans les premiers sons, les gestes, les intonations, les mélodies, les sons et les silences, qu’il reçoit du premier Autre. Le Grand Autre maternel établit avec l’enfant un lien à de multiples niveaux, mais le langage demeure le seul point d’adresse. Lalangue n’est pas le langage, elle n’est pas préverbale et elle ne peut pas s’apprendre (Hamad, 2026). Lalangue est liée à la jouissance et à la forme singulière de parler une langue. (Castro, 2025)
C’est le langage qui confond lalangue. Par ce processus de confusion, les sons bruts et la jouissance corporelle sont intégrés à l’ordre symbolique, ce qui permet à l’enfant de devenir un « parlêtre » et d’acquérir une place dans le monde de l’Autre. (Hamad, 2026)
L’inconscient n’utilise-t-il pas lalangue comme matériau ? Il établit le lien entre la jouissance corporelle et le langage. Dans le séminaire Encore, Lacan dit que l’inconscient est un savoir-faire qui sait travailler avec lalangue, et il ajoute que le langage est fait de lalangue. Autrement dit, l’inconscient est façonné par lalangue.
Lacan nous définit comme des « enfants de lalangue » et affirme que c’est pour cette raison que nous pouvons nous comprendre. Selon l’expression de Nazir Hamad, lalangue est le berceau du langage et une carrière dont chacun extrait la matière pour tailler sa propre langue. C’est notre premier point d’attache linguistique, même lorsque nous nous spécialisons par la suite dans notre langue maternelle (Hamad, 2026).
C’est la loi de la relation enfant-adulte dont Sándor Ferenczi parlait comme d’une confusion des langues. Cette confusion des langues est en réalité une notion qui dépasse largement le plurilinguisme.
En prenant l’exemple des nourrices dans les familles puritaines, Ferenczi (1932) décrit la « confusion des langues » comme une forme de violence. L’adulte interprète le désir de tendresse de l’enfant comme une demande érotique et sexuelle. Le langage de la tendresse venant de l’enfant est confondu avec le langage de l’érotisme. L’interprétation du langage de l’enfant par l’adulte crée cette confusion, ce qui est bouleversante. (Ferenczi, 1932)
Alors qu’il tente de trouver sa place entre sa langue maternelle et les autres langues qui l’entourent, l’enfant fait lui-même l’expérience de la confusion produite par la diversité linguistique issue de l’après-Babel.
L’enfant est dans une demande de tendresse. Cette demande peut également être repérée dans la demande de l’analysant, au sein du transfert. De même que l’on entreprend le déchiffrage du langage des enfants, en entrouvrant la porte entre l’analyste et l’analysant, la voie de l’analyse du langage s’ouvre.
Et qu’en est-il du plurilinguisme dans l’analyse ? Quelle différence existe-t-il entre une séance menée dans la langue maternelle et une séance menée dans une langue étrangère ? Le processus analytique y fonctionne-t-il différemment ? La langue maternelle est à la fois la langue de la mère, celle d’où surgissent les premiers mots, mais aussi celle du père, c’est-à-dire de la loi. Dans un pays où une langue étrangère est parlée, l’investissement dans la langue maternelle peut prendre une forme particulière : nostalgie, manque, effets de la migration, les pertes et les gains… Les séances menées dans la langue du pays constituent-elles un éloignement de la langue maternelle et de la loi paternelle ? Peut-on parler d’une fuite ou s’agit-il plutôt d’une tentative d’entrer dans la loi de cette langue ? S’agit-il d’une tentative de rupture d’un lien ? Ou bien d’un désir, voire d’une peur, orientés vers cette séparation ? Les mots qui ne peuvent pas être prononcés dans la langue maternelle sont-ils plus faciles à énoncer dans une langue étrangère ? Peut-on parler d’une fuite hors de certains mots de la langue maternelle ? Ces mots sont-ils des mots demeurés intacts, non souillés ?
L’inconscient trouve toujours une manière de s’exprimer. Mettre son histoire en mots ne consiste pas seulement à la raconter ; c’est aussi la construire et même davantage : le récit lui-même constitue un lieu de rencontre. La rencontre avec une seconde langue lors d’une migration vers un autre pays, ou le fait de voir des objets familiers désignés dans une langue étrangère, peut certes constituer un enrichissement, mais peut-elle également produire un sentiment d’étrangeté voire conduire à une expérience d’Unheimlich ? L’entrée dans la langue implique une perte, et cette perte nous montre que le sujet est toujours en exil, toujours en migration. La vie du sujet se déroule-t-elle dès lors sous le signe d’un Heimweh permanent ? Il est manifeste que les sujets plurilingues font l’expérience de cette condition d’une manière particulière.
Pourquoi choisit-on un analyste qui parle sa langue maternelle dans un pays étranger ? Comme un désir d’être entendu dans sa propre langue… Comme Heim… Ou, à l’inverse, pourquoi choisir un analyste avec lequel il est possible de parler la langue étrangère du pays d’accueil ? Cela peut être interprété comme une tentative d’entrer dans une nouvelle loi. Une entrée dans une nouvelle langue et une nouvelle adresse… un adieu et un bonjour à la fois… Et qu’en est-il d’un analyste avec lequel l’analyse se déroule dans une troisième langue, qui n’est ni celle du pays d’accueil ni la langue maternelle de l’analysant ? S’agit-il d’une fuite ou d’une renaissance du sujet ?
Dans l’analyse, la seconde langue, c’est-à-dire la langue étrangère, peut constituer un lieu de mise à distance ou permettre de dire ce qui ne peut être énoncé dans la langue maternelle. Peut-elle fonctionner comme un mécanisme de défense ? Quelle que soit la langue, il y aura toujours quelque chose qui ne peut pas être dit dans la langue elle-même, dans la parole elle-même. Qu’est-ce que cet indicible, ce qui ne peut pas être dit ?
Une analyse plurilingue apparaît comme un processus de réparation et de reconstruction. Elle peut faire fonction de masque ou d’espace sécurisant. La recherche du sens risque de ne nous conduire guère plus loin que le travail d’un traducteur. L’intervention d’une seconde langue dans les séances peut nous montrer comment l’analysant vit cette langue : comme une étrangeté ou comme une altérité ?
En parlant d’analyses plurilingues, l’Homme aux loups de Freud peut nous fournir un bel exemple. Quelle est ici la fonction de la langue étrangère ? Un camouflage subjectif (Fontana, 2022). Dans le dialogue entre Freud et l’Homme aux loups, celui-ci raconte avoir vu en rêve une Espe. Freud lui demande ce que c’est et il répond : un insecte rayé jaune qui peut piquer. Freud le corrige : Wespe. « Je croyais que c’était Espe », dit-il, avant d’ajouter : « Mais Espe, c’est moi, S. P. » (les initiales de son nom : Sergey Pankeyev)
Comment faut-il alors envisager les changements de langue au cours des séances ? À quels moments passe-t-on d’une langue à une autre ? S’agit-il uniquement d’une question de résistance ? Dans certaines situations, des mots surgissent successivement dans différentes langues. À d’autres moments, des mots appartenant à une langue que l’analyste ne peut comprendre peuvent jaillir des lèvres de l’analysant. Celui-ci consacre alors du temps à tenter de les traduire, mais le résultat attendu n’est jamais atteint ; il en reste une déception, une insatisfaction. Toute traduction comporte une perte. Et jamais ce qui voulait véritablement être dit ne peut être traduit intégralement.
Dans mon cabinet, je reçois souvent des personnes dont l’enfance s’est déroulée dans un pays, tandis que l’âge adulte s’est construit dans un ou plusieurs autres pays. Comment devons-nous entendre le fait qu’une personne portant deux prénoms s’auto-désigne le plus souvent par le premier lorsqu’elle évoque son enfance, et qu’elle utilise au contraire le second lorsqu’elle parle de sa vie adulte et de ses expériences sentimentales et amoureuses ? Si cette distinction ne passait pas seulement par les deux prénoms qu’il portait, mais également par deux langues différentes…
À partir de là, peut-on reposer, sous une autre forme, la question formulée par le proverbe turc : « Une langue, un individu ; deux langues, deux individus » ?
Comme si chaque prénom était articulé à une période déterminée de la vie, à des expériences relationnelles spécifiques et comme s’il était également lié à une langue particulière. Comme s’ils étaient les supports de différentes appartenances et de diverses identifications. Comme si chaque langue emportait avec elle un certain mode de subjectivation ; et que le passage de l’une à l’autre ne relevait pas seulement d’un changement de code linguistique, mais impliquait également un déplacement des identifications et des positions psychiques.
Lacan affirme que « le passage à une autre langue est l’occasion de rencontrer la nature même de l’acte de parole, car parler implique un savoir-faire avec lalangue. » (Fontana, 2022). Dans le passage d’une langue à une autre, il existe une forme d’urgence, comme si les mots eux-mêmes étaient précipités, et cette urgence est une reconstruction. (Cardoso, 1998). L’urgence de la reconstruction…
Comme le souligne Lacan, ce qui est décisif dans l’analyse n’est pas de comprendre. L’attention ne porte pas seulement sur le sens, mais sur le dire singulier du sujet et sur ses signifiants. La recherche du sens ne nous mène pas au-delà de la traduction et empêche d’entendre ce qui se joue entre les signifiants et au-delà d’eux (Fontana, 2022).
Le piège ne réside pas dans le plurilinguisme, mais le fait de se perdre dans le sens et de poursuivre sans cesse la traduction peut constituer un piège. Le plurilinguisme peut aussi multiplier les associations. Les associations qu’un mot évoque peuvent varier d’une langue à l’autre. Les mots que nous employons, la langue elle-même et la résonance, la tonalité des mots peuvent ouvrir des voies tout à fait différentes et conduire à d’autres signifiants. Différentes langues peuvent donner accès à différentes expériences, comme si chacune d’elles constituait une porte distincte ouvrant sur des formes particulières et singulières du vécu. Les différentes langues peuvent faire émerger des expériences différentes ainsi que des signifiants différents….
Le plurilinguisme se trouve aujourd’hui dans une configuration encore différente sous l’effet de la mondialisation. Il devient de plus en plus difficile de le réduire à une simple distinction entre langue maternelle et langue du pays de résidence. J’aimerais vous donner un autre exemple : celui d’un analysant vivant hors de son pays d’origine et ne maîtrisant pas la langue du pays où il réside. L’analyse se déroule dans une troisième langue, qui n’est la langue maternelle ni de l’analysant ni de l’analyste. Certes, cette langue occupe une place importante dans l’espace social où il évolue. Mais un autre élément, peut-être plus important encore, est en jeu : à savoir la langue de son amour ! La langue qu’elle parle avec son partenaire est également l’anglais ! La langue dans laquelle il s’adresse à son partenaire est aussi celle dans laquelle se déroule l’analyse.
Dans le passage d’une langue à une autre, l’enjeu est celui d’une traversée par une autre langue de l’Autre : un réel qui ne cesse de ne pas se traduire (Castro, 2025). L’être humain ne se contente pas de parler une langue ; il pense et se constitue en elle. C’est pourquoi, lorsque nous passons à une autre langue, ce ne sont pas seulement nos mots qui changent. Le lieu du sujet est le langage.
Si nous ne faisons que lire (traduire) la langue, nous n’entendons que la signification des mots, au risque même de l’absurde ou du contresens et nous ne pouvons pas entendre ce que chaque discours, à lui seul, fait à la langue (Cardoso, 1998).
Une autre expression que j’entends très souvent liée au plurilinguisme est : où est ma place, à quel endroit est-ce que j’appartiens ? À quelle langue est-ce que j’appartiens ? Si cette question se formule parfois à travers l’opposition entre langue maternelle et langue étrangère, cette dualité linguistique peut aussi prendre une tout autre dimension.
Pensons, par exemple, un jeune ayant grandi en Turquie dans un environnement familial et social relativement conservateur, mais qui, en entrant dans la vie professionnelle, est confronté au langage des milieux plus séculiers…
La question demeure alors toujours la même où j’appartiens ? Il ne s’agit pas seulement de la grammaire d’une langue. Cela indique que le langage possède une structuration qui dépasse largement les langues étrangères elles-mêmes. La question ne se réduit pas au français, au turc ou à l’anglais.
Comment l’analyste et l’analysant se rencontrent-ils à la lumière de ces langues ? En psychanalyse, n’est-ce pas une construction singulière à l’analyste et à l’analysant ? Toute analyse n’est-elle pas, au fond, plurilingue ? Peuvent-ils créer une langue commune ? Entre l’analyste et l’analysant, ne se constitue-t-il pas déjà une langue nouvelle, au-delà de toutes les langues ? Quelle est donc cette langue ? La langue qui se tisse entre l’analyste et l’analysant n’est-elle pas le transfert lui-même ?
Le transfert ne fonctionne-t-il pas non seulement à travers un langage structuré, mais également à travers lalangue, cette dimension corporelle et rythmique du langage ? Une langue singulière qui se construit dans la rencontre analytique : la langue propre du sujet, traversée par son histoire, ses désirs, ses symptômes et la façon dont ils résonnent dans le transfert. La circulation des signifiants… Cette langue commune ne constitue pas un accord fixe ; elle se déploie plutôt comme une langue en glissement…
Le langage de l’Un renvoie au savoir de l’inconscient et n’est pas limité aux règles codifiées de la langue. Tandis que la langue organise le champ symbolique où le signifiant S1 s’articule à S2, lalangue désigne ce qui excède cette organisation symbolique. Lalangue est aussi une résonance du réel. Dans lalangue, le sujet fait l’expérience du point où le sens s’effondre ; ce qui reste alors, c’est la voix et la jouissance. (Hatat,2020)
Trouver sa place dans le champ de l’Autre ouvre un espace où cette voix singulière de lalangue peut être entendue, où le sujet peut parler depuis le manque et le désir.
Hiltenbrand (2026) conçoit la cure analytique comme une mise en acte de l’inconscient, où le sujet, du fait de la souffrance inscrite dans sa propre langue, consent à s’ouvrir à la langue de l’Autre.
L’analyste n’est pas un partenaire avec lequel on parle (talk with), mais celui à qui l’on s’adresse (talk to). (Hiltenbrand,2026) Cette position privilégiée oblige le sujet à se confronter à la fonction signifiante qui le dépasse en allant au-delà du simple récit de ses préoccupations quotidiennes. Dans le processus d’analyse, le sujet commence à interroger le désir de l’analyste. Il le confronte à la question « Che vuoi ? » et à sa propre division. (Hiltenbrand, 2026)
Les mots prononcés dans l’analyse ne peuvent être prononcés nulle part ailleurs. Il s’agit ici de l’apparition de certains mots appartenant à la langue commune, mais qui acquièrent dans l’analyse un poids singulier pour l’analysant. Ils résonnent ; ils ont une consistance, une cohérence de la jouissance. (Hatat, 2020)
Grâce au transfert, le passage d’une langue à une autre peut constituer une richesse opératoire dans les interstices entre les langues, dans les censures ainsi que dans les formes d’expression nouvellement découvertes. Dans les analyses plurilingues, le transfert peut être appréhendé à partir de la tentative du sujet de se situer lui-même lors des passages d’une langue à l’autre, ainsi que des différents positionnements des langues dans l’inconscient. L’analyse rend possible l’ouverture d’une voie singulière, originale et accompagne le sujet dans la découverte de sa propre place et de son désir.
J’ai dit que tout commence par une parole, par une première demande, et toute demande est une demande d’amour. Et au commencement il y avait l’amour. L’amour a-t-il une langue ? Quelle est le langage de l’amour ?
L’amour est une métaphore : de celui qui aime vers celui qui est aimé. Celui qui aime cherche ce qu’il ne possède pas et qu’il suppose être détenu par la personne aimée ; mais celle-ci l’ignore également. L’aimant croit qu’il existe, chez l’être aimé, un trésor désirable, et ce trésor est désigné par le terme agalma. L’agalma se situe du côté de l’aimé, de l’erômenos. L’aimant est le sujet du désir ; l’aimé en est l’objet. L’agalma est cet éclat dans l’Autre, ce savoir supposé. Lacan le qualifie également de « piège pour les Dieux », car ce qui apparaît comme un agalma n’est en réalité que la place de l’objet a projetée dans le champ de l’Autre. Debroize, 2023). Le fait que cet objet soit visé à cette place vide permet la mise en place du phénomène transférentiel.
Le langage de l’amour ne relève pas seulement du sens lexical des mots mais peut-être même de leurs résonances, de leurs connotations, de leurs associations, de leurs échos sonores.
Si l’amour est une métaphore du désir, l’amour que l’aimant porte à la personne aimée est lui aussi une métaphore de son désir. Cet objet est métaphorique parce qu’il dépend de la fonction du langage. L’analyste occupe la position du sujet supposé savoir, mais sa position ouvre également la voie aux équivoques du langage, à ses multiples significations et à ses découvertes (Amiel, 2021).
Le sujet supposé savoir… c’est le noyau, le cœur et le ressort du transfert.
Au commencement du mouvement transférentiel, le sujet s’inscrit dans un rapport métaphorique, c’est-à-dire fondé sur le déplacement, face aux proliférations métonymiques. C’est précisément cela qui se rejoue dans la relation entre l’aimant et l’aimé (Amiel, 2021). Puisque nous parlons de déplacements, il ne faut pas non plus oublier les déplacements propres à la langue.
Pour penser le transfert, Lacan nous propose comme exemple la relation entre Socrate et Alcibiade. Dans le Banquet, l’entrée d’Alcibiade change tout, car il ne s’agit désormais plus de faire l’éloge de l’amour, mais de faire l’éloge de l’Autre. Avec l’entrée Alcibiade, le glissement métonymique prend fin et une métaphore est atteinte.
Luchelli (2011) nous propose deux métaphores de l’amour. La première métaphore mise en évidence par Lacan dans son commentaire est le passage de l’aimé (erômenos) à l’aimant (erastès). Dans le transfert, l’analysant situe du côté de l’analyste ce qui lui manque. La seconde est le passage de Socrate, avec l’entrée d’Alcibiade dans le dialogue, de la position de celui qui désire à celle de celui qui est désiré. Lacan aborde Socrate comme faisant un clin d’œil à la position de l’analyste.
Au lieu de répondre directement à la demande d’amour d’Alcibiade, Socrate l’oriente vers Agathon et lui montre ainsi l’objet de son désir inconscient. Cette attitude de Socrate peut être comprise comme une manifestation du désir de l’analyste et comme ce qui permet de porter le transfert sur un plan symbolique. Socrate demeure à la place de l’aimant (erastès) et, en interprétant l’amour de transfert d’Alcibiade, lui montre que l’ensemble de son discours est en réalité adressé à Agathon.
En tant qu’être désirant que l’analyste peut occuper cette place vide et s’y présenter comme semblant de l’objet a, comme un agalma. Le désir est le désir de l’Autre. Il est désir au lieu où se trouve l’Autre, dans cette aliénation qui caractérise le rapport du sujet au langage (Debroize, 2023).
Mais ces deux langues, ou davantage encore, peuvent-elles, dans l’inconscient, se trouver réunies au sein d’une structure à une seule face ? Dans ces analyses plurilingues, le sujet pourrait-il ne pas changer de surface mais simplement changer de direction ? Comme sur une bande de Möbius… L’intérieur et l’extérieur se retournent l’un dans l’autre. Le changement de langue est peut-être un moment de torsion. Dans une telle structure, lorsqu’on progresse sur la surface, on peut s’apercevoir que l’on est passé de l’autre côté, c’est-à-dire dans une autre langue. Au cours de l’analyse, tandis que le sujet parle dans une langue et avance sur cette surface, un moment de torsion : un lapsus ou un mot homophone, il peut le faire passer brusquement dans la strate d’une autre langue ? Tout cela se produit en réalité sur la même surface, dans le même inconscient… comme une bande de Möbius où les langues s’entrelacent en se tordant…
Marc Darmon (2014), à partir de l’exemple du bilinguisme français-créole, c’est-à-dire de deux langues différentes mais proches, décrit chez un même sujet deux anneaux à la fois indépendants l’un de l’autre et pourtant articulés ensemble. Il explique cette relation à l’aide du modèle du faux trou. Lorsque deux langues-cercles sont placées côte à côte, leur disposition donne l’impression qu’un trou existe en leur centre ; pourtant, ces cercles ne sont pas encore noués l’un à l’autre (Darmon, 2014). Dans le processus analytique, l’interprétation de l’analyste réalise ce faux trou, noue ces deux langues dans l’univers du sujet bilingue et produit un nœud (Darmon, 2014).
Cependant, un point important mérite d’être souligné. Darmon parle ici de deux lalangues, mais il s’agit d’un sujet qui a été façonné par ces deux langues depuis la petite enfance. Si la seconde langue est présente depuis la petite enfance, c’est-à-dire si le sujet a baigné dans ces langues dès ses premiers temps, ou si cette seconde langue apparaît après l’installation de la langue maternelle comme langue étrangère, nous nous trouvons face à deux situations différentes. Peut-on penser différemment la situation lorsqu’il s’agit d’une seconde langue apprise plus tard comme langue étrangère ?
La langue commune entre l’analyste et l’analysant ne se réduit pas aux mots partagés dans un dictionnaire. Elle réside dans la structure de l’inconscient, structurée comme un langage, dans la voix (objet a) qui résonne dans les béances entre les langues ainsi que dans l’établissement de la relation transférentielle, seule susceptible de conduire l’analysant vers le savoir de son propre inconscient et de lui permettre de découvrir sa singularité et sa subjectivité.
Sur le divan, le plurilinguisme peut être envisagé comme la tentative de l’analysant de trouver sa propre place entre deux ou plusieurs Autres. Même lorsque l’analyste et l’analysant n’ont pas la même langue maternelle, ce qui se construit entre eux relève d’une relation qui dépasse les langues elles-mêmes. C’est peut-être, d’une certaine manière, une façon de retrouver un Heim.
Que l’analyste et l’analysant partagent ou non la même langue maternelle… Le transfert entre l’analyste et l’analysant est lui aussi toujours unique, toujours particulier, toujours singulier.
La langue commune n’est pas un langage structuré. Qu’est-elle donc, sinon le transfert lui-même ? L’amour est possible dans toutes les langues. L’amour est possible dans une Autre langue. Pourvu seulement que des rencontres puissent avoir lieu…
La langue de l’amour peut-elle être présentée comme une réponse à la « confusion des langues » inaugurée par le mythe de Babel ? Il ne s’agit nullement de retrouver une langue commune. Le fondement du transfert est l’adresse à l’Autre, le sujet supposé savoir. Ce qui rend l’amour possible n’est donc pas l’abolition de l’écart entre les langues, mais la mise en circulation du désir dans cet écart même. Dès lors, la langue de l’amour ne saurait restaurer une unité perdue ; elle témoigne plutôt du trajet du désir à travers la béance qui sépare les sujets autant que les langues.
« Le rang de l’amour est sublime, l’amour est ancien et éternel. Toute parole qui dit l’amour est la langue de la puissance. » (« Aşk makamı âlidir, aşk kadim ezelîdir, Aşk sözünü söyleyen cümle kudret dilidir. ») a dit. Yunus Emre.
BIBLIOGRAPHIE
Amiel, C. (2021). La nécessité du Transfert. Association Lacanienne Internationale.
Cardoso, M. (1998). D’une langue à l’autre. Association Lacanienne Internationale.
Castro, J. (2025). Langue et alterité. Association Lacanienne Internationale.
Darmon, M. (2014). Lalangue et l’élangues. Association Lacanienne Internationale.
Debroize, J. (2023). Référence au séminaire du transfert dans le séminaire de l’angoisse. Association Lacanienne Internationale.
Ferenczi, S. (2004). Confusion de langue entre les adultes et l’enfant. In Psychanalyse IV. Paris, France : Payot. (Texte original publiéen en 1932)
Fontana, L. (2022). Censure et bilinguisme dans la cure. Lapsus, (1).
Hamad, N. (2026). Peut-on parler de suggestion chez l’enfant tout-petit ? Association Lacanienne Internationale.
Hatat, B. (2020). Le « truc » analytique. Revue Tupeuxsavoir.
Hiltenbrand, J.-P. (2026). Transfert symbolique. Association Lacanienne Internationale
Lacan, J. (1960-1961). Le Séminaire VIII : Le Transfert.
Lacan, J. (1972-1973). Le Séminaire XX : Encore.
Lucchelli, J. P. (2011). La lecture lacanienne du Banquet de Platon. Cliniques méditerranéennes, 84(2), 163-174.
Platon. (2016). Le Banquet (L. Brisson, Trad.). GF Flammarion.

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.