Kemal Özkul
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği – ALI Turquie
Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”
6-7 Haziran 2026
2020 yılının Mart ayında psikanalistler dünyanın dört bir yanında aynı soruyla karşı karşıya kaldı: Seansları sürdürelim mi? Eğer sürdüreceksek, nasıl? Bir ekran üzerinden analiz mümkün mü? Başlangıçta bunlar teknik ve geçici sorular gibi görünüyordu. Bir süre idare edeceğiz, sonra yeniden yüz yüze döneceğiz sanıldı. Ama kısa sürede mesele yalnızca teknik olmaktan çıktı. Çünkü soru aslında şuydu: Transfer ekran üzerinden işleyebilir mi?
Ve bu soru bizi ister istemez başka bir soruya götürüyor: Transfer tam olarak nedir? Tam da bu nedenle, konu bizi Lacan’ın Seminar VIII’de ele aldığı transfer meselesine geri çağırıyor. Bu konuşmada şunu sormak istiyorum: Zoom ekranı analitik sahneye ne yapıyor? Analitik çerçeveyi nasıl dönüştürüyor? Bakışı, bedeni, sessizliği ve analistin yerini nasıl yeniden düzenliyor?
Bunu düşünmek için Lacan’ın optik şemasını, üç farklı versiyonuyla birlikte, bir tür düşünme aracı olarak kullanacağım. Çünkü bu şema bize yalnızca benin nasıl kurulduğunu değil, aynı zamanda transferin hangi koşullarda mümkün hale geldiğini de gösteriyor.
Lacan’ın optik şemasının ilk versiyonu Seminar I’de, 1953-54 yıllarında ortaya çıkar. Şemanın merkezinde oldukça tuhaf bir düzenek vardır: ters çevrilmiş çiçekler, konkav bir ayna ve bir yanılsama. Gerçek bir nesne, aynanın aracılığıyla gerçek bir imgeye dönüşür; ardından bu imge düzlem aynada yansıyarak sanal bir imge halini alır. Lacan burada ben’nin kuruluşunu düşünür. Öznenin aynada tanıdığı şey, ideal ben’dir: i(a).
Ama şemadaki asıl önemli nokta başka bir yerdedir. Özne bu imgeyi istediği herhangi bir yerden göremez. Belirli bir noktada durması gerekir. Ve o nokta, daha en başından, Başka’nın yeridir. Yani ben kendi kendine kurulmaz; özne kendini ancak Başka’nın bakışından geçerek bir bütünlük olarak deneyimleyebilir. Şimdi bunu online analiz açısından düşünelim. Zoom ekranında ne oluyor?
Yüz yüze analizde imgesel ilişki elbette vardır. Ama analitik çerçeve onu belirli ölçüde sınırlar. Analistin bedensel mevcudiyeti, odanın düzeni, sessizlik, seansın ritmi ve iki bedenin aynı mekânda bulunması, ilişkiyi yalnızca görüntü düzlemine indirgenmekten çıkarır.
Zoom’da ise özne ekrana bakarken kendi küçük önizlemesini sürekli görür. Bu, ayna evresinin tuhaf bir tekrarı gibidir. Freud’un “tekinsiz” (unheimlich) dediği şeye benzer bir durum: tanıdık olan ama yanlış yerde beliren. Çünkü insan normalde konuşurken kendi yüzünü izlemez. Zoom’da ise özne yalnızca analistine değil, kendi imgesine de hitap etmeye başlar. Kendi
mimiklerini, bakışını, nasıl göründüğünü gerçek zamanlı takip eder. Sanki seansın arkasında sürekli açık kalmış küçük bir ayna vardır.
Lacan’ın optik şemasında özne aynaya bakar ama kendi yansımasını canlı biçimde izlemez; imge zaten kurulmuş durumdadır. Zoom’da ise bu gerilim tam olarak kapanmaz. Özne hem konuşur hem kendini konuşurken seyreder. Hem bakan hem bakılan, hem gören hem görülen hale gelir. Sanki ekran, analitik deneyimin imgesel boyutunu sürekli yüzeye geri çağırıyor gibidir.
Lacan 1958’de, “Lagache’a Yanıt” metninde optik şemayı daha da karmaşık hale getirir. Artık mesele yalnızca aynadaki imge değildir. Şemaya bölünmüş özne ($), Başka (A) ve sembolik eksen de dahil olur. Başka bir deyişle, öznenin kendini nasıl gördüğü kadar, kendini hangi yerden değerlendirildiğini varsaydığı da önem kazanmaya başlar. Bu noktada Lacan iki kavramı birbirinden ayırır: ideal ben ve ben ideali.
İdeal ben, aynadaki bütün ve tutarlı imgedir. Kendimi olmak istediğim, sevilebilir, tamamlanmış bir görüntü olarak orada tanırım. Ben ideali ise başka bir düzlemde çalışır. O, beni gördüğünü varsaydığım noktadır; kendimi onun bakışından değerlendirdiğim yer. Yani biri imgesel özdeşleşmeyle, diğeri ise Başka’nın alanıyla ilişkilidir.
Lacan’ın şemasında mesele artık yalnızca “kendimi nasıl görüyorum?” değildir. Aynı zamanda şudur: “Kendimi kimin bakışından görüyorum?” Ve tam burada bakış meselesi ortaya çıkar.
Lacan için bakış, nesne-a’nın biçimlerinden biridir. Ama bakış gözle aynı şey değildir. Göz gören organdır; bakış ise öznenin Başka’nın alanından geldiğini varsaydığı o tuhaf fazlalık gibidir. İnsan bazen gerçekten bakılmadan da bakıldığını hisseder. Analizde de buna benzer bir asimetri vardır. Analist oradadır, bakar, dinler; ama özne hiçbir zaman tam olarak nasıl görüldüğünü bilemez. Transferi hareket ettiren şeylerden biri de bu belirsizliktir.
Zoom’da ise bu yapı garip biçimde kaymaya başlar.
Çünkü kamera ekranın üstündedir ama yüz ekranın ortasındadır. Karşımdaki kişiye baktığım anda kameraya bakmamışımdır; kameraya baktığım anda ise onu artık görmüyorumdur. Göz ile bakış arasındaki ilişki teknik olarak parçalanır. Analistin gözlerine baktığımızı sanırız ama aslında baktığımız şey küçük bir kamera merceğidir.
Bu yalnızca teknik bir aksaklık gibi düşünülemez. Çünkü mesele yalnızca görüntünün kalitesi değildir; bakışın analitik sahnede nasıl dolaştığı da değişir. Yüz yüze analizde analistin bedeni, sessizliği, hareketsizliği, bazen yalnızca odadaki varlığı bile bakışın taşıyıcısı haline gelir. Analist yalnızca görülen biri değildir; aynı zamanda öznenin kendini görülüyor hissettiği bir noktayı da temsil eder. Ekranda ise bu yapı farklı işlemeye başlar. Yüz pikselleşir, ses sıkışır, görüntü donar,
bağlantı kopar ve yeniden gelir. Bakış ortadan kaybolmaz belki ama artık başka biçimlerde dolaşıma girer.
Bir yandan da ben idealinin meselesi vardır. Çünkü ben ideali yalnızca imgeyle değil, Başka’nın yeriyle ilişkilidir. Yüz yüze analizde analistin bedensel mevcudiyeti, odanın sürekliliği, seansın ritmi, kapının kapanışı, sessizlik… bütün bunlar sembolik çerçevenin taşıyıcıları haline gelir. Zoom’da ise analist çoğu zaman bir ekran karesine sıkışır. Aynı yüz bazen bir mutfakta, bazen bir kütüphanenin önünde, bazen karanlık bir fonda belirir. İki beden aynı mekânda olmayınca, analizi aslında neyin taşıdığı sorusu ortaya çıkar.
Bizi bu konuşmanın merkezine götüren versiyon ise Seminar VIII’deki optik şema versiyonudur. Çünkü burada Lacan’ın ilgisi artık yalnızca ben’nin kuruluşunda değildir. Mesele giderek transfere, yani öznenin Başka’ya yaptığı yatırıma kayar. Başka’nın içinde ne olduğu varsayılan o “şey” sorusu öne çıkmaya başlar. Tam da Lacan bu nedenle transfer meselesini aşk üzerinden düşünmeye başlar. Seminerin daha ilk derslerinden birinde şöyle der: “Başlangıçta aşk vardı.” Ve gerçekten de psikanalizin başlangıcında böyle bir sahneyle karşılaşırız: Breuer ve Anna O. arasındaki aşk hikâyesi.
Lacan için transfer yalnızca bir yanlış anlama ya da direncin yan ürünü değildir. Transferi, aşkın yapısından ayrı düşünmez. Peki bu aşk tam olarak neye yönelir?
Lacan burada Platon’un Şölen’ine gider. Alcibiades’in Sokrates için söylediği o ünlü sözlere. Alcibiades, Sokrates’i dışarıdan çirkin görünen bir Silen heykeline benzetir. Ama der ki: onun içinde agalmata vardır. Yani değerli, gizli, neredeyse kutsal bir şey.
Alcibiades’in Sokrates’e yönelişi tam da bunun etrafında kurulur. Sokrates’te bir şey olduğuna inanır. Bunun ne olduğunu tam olarak söyleyemez ama orada olduğundan emindir. Lacan’ın agalma dediği şey tam da budur: öznenin Başka’nın içinde bulunduğunu varsaydığı o değerli şey, o fazlalık, o ele geçirilemeyen çekirdek.
Lacan agalmayı, nesne-a’nın aşk içindeki biçimi gibi düşünür. Çünkü nesne-a arzunun nesnesi değildir; arzuyu hareket ettiren şeydir. İnsan tam olarak neye çekildiğini her zaman bilemez. Bazen bir sesin tonuna, bazen bir bakışa, bazen bir sessizliğe, bazen de neredeyse önemsiz gibi görünen küçük bir ayrıntıya takılır. Ama tam da o küçük fazlalık arzuyu dolaşıma sokar.
Agalma da transfer içinde buna benzer bir yerde durur. Analizan, analistin içinde değerli bir şey olduğunu varsayar. Bunun ne olduğunu tam olarak söyleyemez ama orada olduğuna inanır. Transferi ayakta tutan şeylerden biri de bu varsayımdır.
Lacan’ın sonraki yıllarda “bildiği varsayılan özne” diye formüle edeceği şeyin zemini de burada oluşmaya başlar. Çünkü analist, gerçekten her şeyi bildiği için değil, analizan onun içinde
bir şey olduğunu varsaydığı için o konuma yerleşir. Bir bilgi, bir hakikat, belki de öznenin kendisi hakkında bilmediği bir şey… Transfer biraz da bu varsayım etrafında kurulur. Ve bence Zoom meselesinin en kritik noktası da burada ortaya çıkıyor: Agalma ekran üzerinden taşınabilir mi?
Bu soruya verilecek cevabın o kadar da net olmadığını düşünüyorum. Hatta iki farklı olasılık aynı anda çalışıyor olabilir.
Bir taraftan bakınca, online analizde nesne-a’nın taşıyıcıları değişiyor gibi görünür. Ses filtreleniyor, bazen gecikiyor, bazen metalikleşiyor. Görüntü donuyor, yüz pikselleşiyor, bağlantı kopuyor. Bakış artık aynı şekilde dolaşamıyor. Analistin bedeni tam olarak orada değilmiş gibi hissediliyor. Böyle anlarda insan ister istemez şunu düşünüyor: Acaba agalma’nın tutunacağı yüzey mi inceliyor?
Çünkü transfer yalnızca söylenen şeyle kurulmaz. Bazen bir sessizlikle, bazen bir bakışla, bazen de analistin bedensel varlığıyla taşınır. Online ortamda ise bütün bunlar parçalanmış halde dolaşıma girer.
Ama meseleye başka türlü bakmak da mümkün.
Lacan’ın analist için kullandığı bir ifade vardır: jouer le mort, yani “ölü oynamak.” Buradaki mesele analistin fiziksel olarak kaybolması değil, imgesel olarak geri çekilebilmesidir. Analistin kendi beniyle sahneyi doldurmaması gerekir ki öznenin söylemi çalışabilsin.
Bu açıdan bakınca, ekran bazen ilginç bir etki yaratıyor olabilir. Çünkü Zoom’daki analist hiçbir zaman bütünüyle orada değildir. Bedeni parçalıdır, görüntüsü eksiktir, bazen donan ya da kesilen bir yüz olarak belirir. Belki de tam bu eksiklik, analizanın yatırım yapacağı alanı genişletiyordur.
O zaman en baştaki soruya geri dönelim: Zoom ekranı analitik deneyime ne yapıyor? Belki mesele yalnızca uzaktan analiz yapıp yapamayacağımız değildir. Çünkü ekran analitik sahneyi sadece eksiltmiyor; onu yeniden düzenliyor. Özellikle de bakışla, imgeyle ve öznenin kendi görüntüsüyle kurduğu ilişkiyi.
Zoom’da insan yalnızca karşısındaki kişiye bakmıyor. Aynı anda kendi yüzünü de izliyor. Kendi imgesinin tanığı haline geliyor. Sanki ekran, ayna evresini analitik sahnenin içine yeniden çağırıyor. Ama aynı ekran analistin bedenini de eksiltiyor. Bedeni kadraja sıkıştırıyor, bakışı kaydırıyor, sesi filtreliyor. Analist bazen donan bir yüz, bazen geciken bir ses, bazen de yalnızca karanlık bir ekran haline geliyor.
Belki bu yüzden Zoom ekranı ne tam olarak bir ayna ne de yalnızca teknik bir araç. Lacan’ın Seminar I’de kullandığı ifadeyle söylersek, biraz sinema perdesi gibi de çalışıyor.
Analistin üzerine yansıtıldığı bir yüzey gibi. Ve ilginç olan şu ki, Lacan’ın metafor olarak kullandığı o ekran artık gerçekten ekran haline gelmiş durumda.
Transfer ekranda işliyor mu? Görünen o ki evet. Belki de Lacan bize cevabı çoktan vermişti: “Başlangıçta aşk vardı.” Aşkın başladığı yer değişti. Ama başladığı gerçeği değişmedi.
Du stade du miroir à Zoom : L’écran, le regard et le transfert *
Kemal Özkul
Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie
Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert
6-7 Juin 2026
*Traduit à partir du texte original de l’intervention au colloque par Sezin Aydoğ et Melis Hürdana.
En mars 2020, les psychanalystes du monde entier se sont trouvés confrontés à la même question : Devions-nous poursuivre les séances ? Et si oui, comment ? Une analyse est-elle possible à travers un écran ? Au départ, ces questions semblaient techniques et provisoires. On pensait qu’il s’agissait d’une situation à gérer pendant quelque temps avant un retour aux rencontres en présence. Mais très rapidement, la question a cessé d’être simplement technique. Car l’enjeu était en réalité le suivant : le transfert peut-il opérer à travers un écran ?
Et cette question nous conduit inévitablement vers une autre : qu’est-ce que le transfert, au juste ? C’est précisément pour cette raison que cette problématique nous ramène à la question du transfert telle que Lacan l’élabore dans le Séminaire VIII. Dans cette intervention, je voudrais poser les questions suivantes : que fait l’écran Zoom à la scène analytique ? Comment transforme-t-il le cadre analytique ? Comment reconfigure-t-il le regard, le corps, le silence et la place de l’analyste ?
Pour y réfléchir, je m’appuierai sur le schéma optique de Lacan, dans ses trois versions successives, comme une sorte d’outil de pensée. Car ce schéma nous montre non seulement comment le moi se constitue, mais aussi dans quelles conditions le transfert devient possible.
La première version du schéma optique de Lacan apparaît dans le Séminaire I, en 1953-54. Au centre du schéma se trouve un dispositif assez singulier : des fleurs renversées, un miroir concave et une illusion. Un objet réel, par l’intermédiaire du miroir, devient une image réelle ; puis cette image se reflète dans un miroir plan pour devenir une image virtuelle. Lacan y pense la constitution du moi. Ce que le sujet reconnaît dans le miroir, c’est le moi idéal i(a).
Mais le point fondamental du schéma se situe ailleurs. Le sujet ne peut pas voir cette image depuis n’importe quel endroit. Il doit se tenir en un point précis. Et ce point est, dès le départ, le lieu de l’Autre. Autrement dit, le moi ne se construit pas tout seul ; le sujet ne peut faire l’expérience de lui-même en tant que totalité qu’en passant par le regard de l’Autre. Pensons à présent à cela sous l’angle de l’analyse en ligne. Que se passe-t-il sur l’écran Zoom ?
Dans l’analyse en présentiel, la relation imaginaire existe bien entendu. Mais le cadre analytique la limite dans une certaine mesure. La présence corporelle de l’analyste, la disposition de la pièce, le silence, le rythme de la séance et la présence de deux corps dans le même espace empêchent la relation de se réduire au seul plan de l’image.
Sur Zoom, en revanche, le sujet voit constamment son propre petit aperçu en regardant l’écran. C’est comme une étrange répétition du ‘stade du miroir. Une situation similaire à ce que Freud appelait « unheimlich » : quelque chose de familier, mais apparaissant là où il ne devrait pas être. Car normalement, on ne regarde pas son propre visage en parlant. Sur Zoom, le sujet commence à s’adresser non seulement à son analyste, mais aussi à sa propre image. Il suit en temps réel ses propres mimiques, son regard, son apparence. C’est comme si un petit miroir restait constamment ouvert à l’arrière-plan de la séance.
Dans le schéma optique de Lacan, le sujet regarde le miroir mais ne regarde pas son reflet en direct ; l’image est déjà constituée. Sur Zoom, cette tension ne se résorbe jamais complètement. Le sujet parle et se regarde parler en même temps. Il devient à la fois regardant et regardé, voyant et vu. C’est comme si l’écran rappelait constamment la dimension imaginaire de l’expérience analytique à la surface.
En 1958, dans son texte « Remarque sur le rapport de Daniel Lagache », Lacan complexifie encore le schéma optique. Désormais, il ne s’agit plus seulement de l’image dans le miroir. Le sujet divisé($), l’Autre (A) et l’axe symbolique sont également inclus dans le schéma. En d’autres termes, la façon dont le sujet se voit devient tout aussi importante que le lieu depuis lequel il suppose être évalué. À ce stade, Lacan distingue deux concepts : le moi idéal et l’idéal du moi.
Le moi idéal est l’image entière et cohérente dans le miroir. Je m’y reconnais comme une image achevée, aimable, telle que je voudrais être. L’idéal du moi, lui, opère sur un autre plan. Il est le point que je suppose être vu ; le lieu depuis lequel je m’évalue sous son regard. Ainsi, l’un est lié à l’identification imaginaire, tandis que l’autre est lié au champ de l’Autre.
Dans le schéma de Lacan, la question n’est plus seulement : « Comment je me vois ? ». Elle est aussi : « À travers le regard de qui me vois-je ? ». Et c’est précisément à ce point que surgit la question du regard.
Pour Lacan, le regard est l’une des formes de l’objet a. Mais le regard n’est pas la même chose que l’œil. L’œil est l’organe qui voit ; le regard, quant à lui, est comme cette étrange part excédentaire que le sujet suppose provenir du champ de l’Autre. On sent parfois que l’on est regardé, même sans l’être réellement. Dans l’analyse, il existe une asymétrie similaire. L’analyste est là, il regarde, il écoute ; mais le sujet ne peut jamais savoir exactement comment il est vu. L’un des éléments qui mettent le transfert en mouvement est précisément cette indétermination.
Sur Zoom, cette structure commence à glisser de manière curieuse. Car la caméra se trouve en haut de l’écran, mais le visage est au centre. Au moment où je regarde la personne en face de moi, je ne regarde pas la caméra ; et au moment où je regarde la caméra, je ne la vois plus. La relation entre l’œil et le regard est techniquement fragmentée. Nous croyons regarder l’analyste dans les yeux, mais nous regardons en réalité le petit objectif d’une caméra.
Il ne s’agit pas simplement d’un dysfonctionnement technique. Car l’enjeu ne concerne pas seulement la qualité de l’image ; il touche aussi à la manière dont le regard circule sur la scène analytique. Dans l’analyse en présence, le corps de l’analyste, son silence, son immobilité, et parfois sa seule présence dans la pièce deviennent les supports du regard. L’analyste n’est pas seulement quelqu’un qui est vu ; il représente aussi un point depuis lequel le sujet se sent vu. Sur l’écran, cette structure opère différemment. Le visage se pixellise, le son se compresse, l’image se fige, la connexion se coupe puis revient. Le regard ne disparaît peut-être pas, mais il circule désormais sous d’autres formes.
Il y a également la question de l’idéal du moi. Car l’idéal du moi n’est pas seulement lié à l’image, il est lié au lieu de l’Autre. Dans l’analyse en présence, la présence corporelle de l’analyste, la continuité du cabinet, le rythme de la séance, la fermeture de la porte, le silence… tout cela devient porteur du cadre symbolique. Sur Zoom, en revanche, l’analyste se trouve souvent réduit à un cadre sur un écran. Le même visage apparaît tantôt dans une cuisine, tantôt devant une bibliothèque, tantôt sur un fond sombre. Lorsque deux corps ne partagent plus le même espace, la question se pose alors de savoir ce qui, au juste, soutient l’analyse.
La version qui nous amène au cœur de cette intervention est celle du schéma optique dans le Séminaire VIII. Car ici, l’intérêt de Lacan ne porte plus seulement sur la constitution du moi. L’enjeu se déplace progressivement vers le transfert, c’est-à-dire vers l’investissement que le sujet fait envers l’Autre. La question de cette “chose” supposée se trouver à l’intérieur de l’Autre commence à passer au premier plan. C’est précisément pour cela que Lacan commence à penser la question du transfert à travers l’amour. Dans l’une des toutes premières séances du séminaire, il dit qu’au commencement était l’amour. Et en effet, au commencement de la psychanalyse, nous rencontrons une telle scène : l’histoire d’amour entre Breuer et Anna O.
Pour Lacan, le transfert n’est pas simplement un malentendu ni un effet secondaire de la résistance. Il ne dissocie pas le transfert de la structure de l’amour. Mais vers quoi cet amour se dirige-t-il exactement ?
Lacan se réfère ici au Banquet de Platon. Aux paroles célèbres d’Alcibiade à propos de Socrate. Alcibiade compare Socrate à une statue de Silène qui, vue de l’extérieur, paraît laide. Mais il ajoute : à l’intérieur, il y a des agalmata. C’est-à-dire quelque chose de précieux, de secret, de presque sacré.
L’élan d’Alcibiade vers Socrate se construit précisément autour de cela. Il croit qu’il y a quelque chose en Socrate. Il ne peut pas dire exactement ce que c’est, mais il est certain que c’est là. C’est exactement ce que Lacan appelle l’agalma : cette chose précieuse, ce surcroît, ce noyau insaisissable que le sujet suppose se trouver à l’intérieur de l’Autre.
Lacan conçoit l’agalma comme la forme que prend l’objet dans l’amour. Car l’objet n’est pas l’objet du désir ; il est ce qui met le désir en mouvement. On ne sait pas toujours exactement ce qui nous attire. On s’accroche parfois au ton d’une voix, parfois à un regard, parfois à un silence, ou à un petit détail en apparence insignifiant. Mais c’est précisément ce petit surcroît qui met le désir en circulation.
L’agalma occupe une place similaire au sein du transfert. L’analysant suppose qu’il y a quelque chose de précieux en l’analyste. Il ne peut pas dire exactement ce que c’est, mais il croit que c’est là. C’est cette supposition qui maintient le transfert en vie.
C’est ici que commence à se former le fondement de ce que Lacan formulera plus tard comme le « sujet supposé savoir ». Car l’analyste s’installe dans cette position non pas parce qu’il sait vraiment tout, mais parce que l’analysant suppose qu’il y a quelque chose en lui. Un savoir, une vérité, peut-être quelque chose que le sujet ignore sur lui-même… Le transfert se construit en partie autour de cette supposition.
Et c’est là, je pense, que surgit le point le plus critique de la question de Zoom : L’agalma peut-il se transmettre à travers un écran ?
Je pense que la réponse à cette question n’est pas si tranchée. Il se pourrait même que deux possibilités distinctes opèrent simultanément.
D’un côté, il semble que dans l’analyse en ligne, les supports de l’objet changent. La voix est filtrée, parfois différée, parfois métallisée. L’image se fige, le visage se pixellise, la connexion se coupe. Le regard ne peut plus circuler de la même manière. On a l’impression que le corps de l’analyste n’est pas tout à fait là. Dans de tels moments, on ne peut s’empêcher de se demander : la surface sur laquelle l’agalma s’accroche ne s’amincit-elle pas ?
Car le transfert ne se construit pas uniquement par la parole. Il se transmet parfois par un silence, parfois par un regard, parfois par la présence corporelle de l’analyste. En ligne, tout cela entre en circulation de manière fragmentée.
Mais il est également possible d’envisager la question autrement.
Il y a une expression que Lacan utilise pour l’analyste : jouer le mort. L’enjeu ici n’est pas la disparition physique de l’analyste, mais son retrait imaginaire. L’analyste ne doit pas encombrer la scène avec son propre moi, afin que le discours du sujet puisse opérer.
De ce point de vue, l’écran produit parfois un effet intéressant. Car l’analyste sur Zoom n’est jamais totalement là. Son corps est morcelé, son image est incomplète, il apparaît parfois comme un visage qui se fige ou se coupe. Peut-être est-ce précisément ce manque qui élargit l’espace où l’analysant va investir.
Revenons alors à la question initiale : Que fait l’écran Zoom à l’expérience analytique ?
Peut-être que la question n’est pas seulement de savoir si l’analyse à distance est possible ou non. Car l’écran ne se contente pas d’appauvrir la scène analytique ; il la réorganise. En particulier, il transforme le rapport au regard, à l’image et à la manière dont le sujet se rapporte à sa propre apparence.
Sur Zoom, on ne regarde pas seulement la personne en face. On regarde aussi son propre visage en même temps. On devient le témoin de sa propre image. C’est comme si l’écran rappelait le stade du miroir au cœur même de la scène analytique. Mais ce même écran soustrait aussi le corps de l’analyste. Il confine le corps dans un cadre, déplace le regard, filtre la voix. L’analyste devient parfois un visage qui se fige, parfois une voix différée, parfois simplement un écran noir.
C’est peut-être pourquoi l’écran Zoom n’est ni tout à fait un miroir, ni un simple outil technique. Pour reprendre l’expression de Lacan dans le Séminaire I, il fonctionne aussi un peu comme un écran de cinéma. Comme une surface sur laquelle l’analyste est projeté. Et ce qui est intéressant, c’est que cet écran que Lacan utilisait comme métaphore est désormais devenu un écran réel.
Le transfert opère-t-il sur l’écran ? Il me semble que oui. Peut-être Lacan nous avait-il déjà donné la réponse : « Au commencement était l’amour ». Le lieu où l’amour commence a changé. Mais le fait qu’il commence, lui, n’a pas changé.

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.