İçeriğe geç

Aktarım Ne Alemde?

Ayça Korkmaz

Freud-Lacan Psikanaliz Derneği – ALI Turquie

Haziran 2026 Psikanaliz Buluşmaları – “Aktarım”

6-7 Haziran 2026 

Lacan, aktarım seminerinde aşkı ve dolayısıyla aktarımı Sokrates’in bu sözü üzerinden kurar:

“Demek ki bu kişi de, arzulayan herkes de, hazırda/emrinde olmayanı, mevcut olmayanı, sahip olmadığı şeyi, kendisinin olmadığı şeyi ve yoksun olduğu şeyi arzular; arzu ve eros işte bu tür şeylere yöneliktir.” — Platon, Şölen, 200e; J. Lacan tarafından Aktarım Semineri’nin 18 Ocak 1961 tarihli oturumunda alıntılanmıştır.

Yani aşk ve aktarım, eksik (manque) üzerinden örgütlenmektedir. Peki günümüzde tanışma/flört uygulamaları veya online psikoterapi platformlarını düşünecek olursak bu platformlar üzerinden ilişkiler neyin etrafında örgüleniyor? 

Melman’ın deyişiyle günümüzde sürmekte olan kültürel dönüşüm içinde ilişkiler ne alemdedir? Büyük Başka’nın hesaptan düşüşüyle otorite artık konuşandadır; Büyük Başka’daki bilgiye psişik yatırımın düşmesiyle beraber aktarıma da yatırım düşmüştür. Örneğin bir flört uygulamasında başlayan bir diyalogun evde buluşmaya veya cinselliğe gelmesi için yüz yüze karşılamaya gerek yoktur; ya da bunu yadırgamak muhafazakar bir tutumu işaret edebilir. Aktarım ilişkisini bir yana bırakalım, seks objesi olarak tüketimin bir hak olarak görülebildiği bir mecradan, bir alem’den bahsediyoruz. Bu mecralarda herkesin kendi jouissance’ını tatmin etme hakkı var, ne olursa olsun. Başka’ya yer olmayan, farklılığa yer açmayan bir söylemin getirdiği diyalog söz ettiğim.

Dating app’ler günümüzde oldukça yaygın kullanılmakta. Evet, buradan evlenenler de var, ilişkiyi bir yere taşıyabilenler. Fakat yaygın olarak bu platformlarda bir tüketim ekonomisinin işlediğini biliyoruz. Kullanıcılar birer tüketim nesnesi haline geliyor, sağa sola kaydırılan imajlar… Bazı karşılaşmalar sadece uygulamalarda kalıyor, yani kısa bir iletişim sonrasında bir anda kaybolan iletişim; ya da bir veya birkaç karşılaşma sonrasında yok olan, buharlaşan iletişim…  Yani ghosting. Uygulamalarda çeşitli durumlarda kullanıcıların karşılaştığı “ghosting” ile baş etme yöntemlerine dair yönergeler de yer alıyor.

Öyle ki artık buradaki binge tüketimin doğurduğu ihtiyaç üzerinden şekillenen yeni bir tüketim biçimi de var; yavaş tüketim. Örneğin, Turtle adında bir uygulama. Bu uygulamada, speed-dating karşısında slow-dating pazarlaması yapılıyor. 12 saatte bir sadece 1 eşleşmeye izin veriyor; 1 kişi ile eşleşme olduysa anasayfa 12 saat boyunca kapanıyor. Başka profilleri görmeyip dikkatin dağılmayacağını ve gerçek bir sohbetin olacağını pazarlanıyor. Zamana, gerçeğe ve güvene vurgusu var. Sonsuz kaydırma yerine limitli günlük eşleşmelerle kaliteli bağlantılar, rahatsız eden faktörler (distraction’lar) olmadan gerçek insanlarla anlamlı eşleşmeler vaadediyor; acele etmeden. Yani burada işaret edilen vaatleri tersinden düşünecek olursak bu pazarlama stratejisi, zaman algısını büken, gerçek olmayan ve güvensizliğin tecrübe edildiği pratikler üzerinden başka, daha gerçek bir şeyin ihtiyacına yönelik şekillenen bir pazar. 

Ghosting, lovebombing, gaslighting, situationship… bu mecralarda ya da yeni ilişkilenme biçimlerine takılan birçok isim var. İnsanların fantazmlarını bir anda boşa çıkaran, ortadan kaybolmalar, buharlaşmalar üzerine Türkiye’de de bir program var, : “Foton gitti”. “Buharlaşma” kelimesini bu programdan duydum. Bu programda ghostlanan kişilerin anonim bir ses kaydı dinleniyor; ardından ghostlayan kişiye telefon açılıyor. Bu program ilk etapta online platform üzerinden izlenirken artık yüz yüze etkinlikler için bileti satılıyor. Yani epey talep gören bir program. Sosyal medyada bu gibi durumlarla nasıl baş edileceğine dair yöntemler anlatan birçok hesap da epey talep görüyor. Yani artık bu ghosting gündelik hayatın bir parçası haline geldi. Ghostlanınca başına ne geldiğini anlamayan ve anlamlandırmaya çalışan insanlar. Güzin ablalara başvuru artık daha çok bu meselelerle oluyor. İlişki koçları her yerde… 

Tüketim nesnesi haline gelenler tükenmiş durumdalar; çünkü tüketiliyorlar. Örneğin bu flört uygulamalarından birinde Dating app tükenmişliğini yönetmekle ilgili bir makale var. Bu makalede kaydırma (Swiping) için zamanı limitlemeyi, anlamlı bağlar için aynı anda yalnızca birkaç konuşmaya odaklanmayı ve eğer tükenmişlik hissedilirse sonuca değil deneyime odaklanmayı öneriyor. Diğer makaleler ise ghosting’i anlamak ve self-love hakkında. Yani insanlar burada narsistik kırılmalar yaşıyorlar ve Dating app yönetimi müşterilerine deva sunuyor. Örneğin bugünün flört dünyasında diğer seçenek gibi hissetmenin kolay olduğunu sadece arzulayan değil değer veren insanı bulmanın zaman aldığı yazılmış. “Kendine bakım göstermeyi, kendin üzerine düşünmeyi ve kendine saygıyı pratiğe dökerek güçlü bir benlik duygusu inşa et.” (Build a strong sense of self by practicing self-care, self-reflection, and self-respect.) diyor bir çırpıda. 

Bu uygulamalar, bir yandan öznelerin eksiği doldurmakla/ tam olmakla ilgili zaafları ya da imajlar üzerinden ilişkilenerek bir jübilasyon üzerine kurulan narsistik yatırımın jouissance’ının bug’ını bulmuş ve tüm pazarı bunun üzerine kurmuşken diğer yandan da limit, zaman, anlamlı bağlar üzerine çeşitli yazılarla etik bir çerçeve sunuyorlar. Fakat her çıkışın bir de inişi var. Öznenin imgesel bir şeye yatırımı ne kadar çoksa onun da bir bedeli oluyor. Hala oluyor diyebilir miyiz? 

Melman, gökyüzünün boş olduğunun fark edilmesinin bir ilerleme olduğunu ve bireylerin artık kendi kendilerini belirlemek zorunda olduğunu söyler. Fakat bu tüketim çağında sınırsız jouissance vaatleriyle bireylerin kendilerini belirlemesi/kendilerini koruması ya da bu uygulamalarda önerildiği şekliyle; tükenmişlik hissedildiğinde deneyime odaklanmak nasıl mümkün olacak? Ya da bu deneyime odaklanmak nasıl bir aldanma değil mi? İmgenin aldatmacasının özneyi hapsettiği kafeste debelenen öznelere yeni kafesler sunuluyor. İdeal aşkı, en iyi partneri, en iyi seksi, en iyilerin listesini bulma peşinde sürüklenen ve tükenen/tüketilen özneler… Bu imaj çağında öznenin bir pazarın ürünü olması an meselesi. Markalar artık selfielerin popüler olduğu çağda ön kamerayı geliştiriyorlar ya da ayna selfieleri de popüler olduğu için aynalara kendi markalarını etiketliyorlar. Bir noktada buna ayna selfie’si denmesi de ilginç. “Selfie”. Ayna üzerindeki imajına bakmanın hazzıyla markanın pazarlama ürününe dönüşerek bir tüketim nesnesi haline gelmek özneleri nasıl etkiliyor? Bununla klinikte nasıl karşılaşıyoruz diye bakacak olursak, bu ideal aşk peşindeki özne, narsistik kırılmaların üstesinden gelmeye çalışırken duygularıyla birlikte imgesel çözümler peşinde oluyor. İdeal aşkı yaşayacakken bir anda ghostlanma ile istenmemek/değer verilmeme vs öznenin kendi fantazmından artık ne çıkarsa bu kırılganlığı atlatmaya çalışırken bir başkası ile bunun telafisine giderek bu tüketim döngüsünün içinde kalmak da bir seçenek olabilir; kendine dönerek depresif bir şeyin içinde debelenmek de. Bu noktada terapiye gitmek ya da yeni bir söylem olarak “terapi almak” da bir seçenek olabilir. 

Artık terapiye gitmek de bir trend. Terapi de bu tüketim sektöründe yer alıyor. Öyle ki birçok terapi platformu var. Ben bunlara psikolog sepeti diyorum. Henüz lisans öğrencisiyken mühendis bir arkadaşım bir girişimcilik olarak online terapi platformu kurmak istediğini söyleyerek beni aramıştı. Onunla anlaşamamıştık, onu onaylamamamı ve bu işe girmek istemeyişimi yadırgamıştı, çünkü onun için oldukça mantıklı bir maddi yatırımdı. Bu platformlar terapistlerden oldukça yüksek komisyonlar alıyorlar. Terapistler de müşteri, derdine derman arayanlar da müşteri. Ücretsiz 15 dakikalık öngörüşmeler terapistler için de “danışanlar” için de tüketim nesnesi olmaya alan açıyor. Terapistler 15 dakikalık randevu ayarlayıp aramayanlardan ya da görüşmeyi yapıp gidenlerden muzdaripken danışanlar da sunulan seçenekler arasında seçim yapmanın önünü kesen bu sonsuz seçeneklerin getirdiği ideali ararken yaşanandan muzdarip. Buralarda lazer epilasyon seansları gibi sunulan terapi paketleri de işin cabası. 10 seansı indirimli almak örneğin. Ticaretçinin müşteriyi bağlama yönteminin bu sektörde işleyişi nasıl olabilir? Toplu olarak peşin ödenen seanslarda aktarımın işleyişi nasıl değerlendirilebilir? Ödeme bir aktarım ilişkisi içerisinde bir kastrasyon sağlarken bunu toplu olarak indirimli ödemek öznenin borç ya da kastrasyonla ilişkisini bir pazar ürünü haline getiriyor. Burada ilişkide kurucu olan bir eksiklik yine piyasa ekonomisinde başka bir şeye dönüşüyor. 

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım bir sigorta şirketinin uzaktan tedavi seçenekleri arasından bir psikolog ile bir görüşme gerçekleştirmiş. Daha önce de yıllarca terapiye gittiğini, sigortacısının önerisiyle oraya bir bakmak istediğini söylüyor. Psikologa kendini anlattıktan sonra psikologun “şimdiye kadar sizin sorununuzun etrafında dolaşılmış; hiç kökenine inilmemiş. EMDR ile bunu 1 yılda çözebiliriz.” deyişi üzerine sinirlendiğini, terapinin ne kadar keyifli bir yolculuk olduğunu bildiğini, bunun alıcısı olmadığını anlamayışına şaşırdığını anlattı. Yani bireyin kendisini tüketim nesnesi olma yolunda bulması an meselesi. Bu kapitalist pazarda özneler kendi yollarını nasıl bulacak? 

Artık yapay zeka da birçok şeyin alternatifi oluyor. Seanslarda “rüyamı chatgpt’ye anlattım” cümlesini çoğumuz duymuşuzdur. Chatgpt rüya dışında da birçok sorunun cevabının arandığı bir mecra. Birçok şeyi iyi ve hızlı öğreniyor, çeviri için çok iyi eğitildi, birkaç ay öncesine göre yaptığı çeviriler harika örneğin. Yapay zeka uygulamalarını kullanırken de kullanıcılar yapay zekanın gelişmesi için bir ürün oluyor. 

Fakat yapay zekanın bilinçdışının öznesini yakayabilmesi mümkün mü? Değil gibi gözüküyor. Lacan, 11. Seminerde, “Aktarım, bilinçdışının gerçekliğinin eylem halinde ortaya konmasıdır.” (Le transfert est la mise en acte de la réalité de l’inconscient”) diyor. Burada eylemin muhattabının yapay zeka olması pek mümkün gözükmüyor. Yapay zekanın çalışması bilgi sunmak üzerinden, insana duymak istediği şeyleri söylüyor; bilen özne konumunda. Halbuki aktarım için  eksikliğe ihtiyaç vardır; bu da bilen özne konumu ile değil bildiği varsayılan özne konumuyla mümkün olmaktadır. 

Yapay zeka botları, aynı zamanda politik olarak doğruyu söyler (politically correct). Politik doğruculuk da günümüzde her şeyin özgürlüğüne alan sağlayan bir söylem olarak gözükmektedir. Melman’ın söyleyişiyle, birinin jouissance’ını eleştirme hakkına sahip olmadığımıza dair yeni bir sosyal koddur. Birinin jouissance’ını eleştirdiğinizde artık politik olarak yanlış bir konuma gelirsiniz. Günümüzde liberal ekonominin parolası herkesin jouissance’ını güvence altına almak. Artık herkes jouissance’ını tatmin etme hakkına sahip. Örneğin onlyfans gibi mecralarda yayınlanan çiftlerin cinsel ilişkilerini kaydedip bundan para kazanması. Artık en mahrem olan dahi tüketim nesnesine dönüşebiliyor ve alıcısı da oldukça çok. 

Gökyüzünün boş oluşunun fark edilişinin toplumsal sonuçlarına bakacak olursak Türkiye’de imam hatiplerde artık deistlerin ve ateistlerin oranı artıyor. İnsanları tutacak, dürtülerini düzenleyecek dini bir söylemin etkisi azaldıkça toplumsal ahlaki değişimler gözlemleniyor. Bunları yine bir platform üzerinden düşünecek olursak dünyada porno sektöründe step-… pornoları türüyor. Üvey anne, üvey kardeş. İlkel olana bir geri dönüş var. Liberal ekonominin getirdiği özgürlüğün sınırları nerededir? Veya var mıdır? 

Bilginin kolayca erişilebilir olması, bilen konumunu alan kişilerin/platformların herkesin önünde serili olması öznelerin bilinçdışının sahnelenmesinin önünü kapatabilecek bir şey dönüşmektedir. Aktarım, bildiği varsayılan özneye eksik dolayımıyla olur; arzu dolaşımdan beslenir. Fakat bu platform ekonomisinde bilen özne bilgi aktarımı içerisindeyken eksiğe de aktarıma da yer yoktur. Bilgi aktarımı bilgi iletimiyle eş değildir. Oliver Coron’un da değindiği gibi, Hiçbir çocuk TV karşısında dil öğrenmemiştir; dil öğrenilmez, konuşulur. Ya da Derya Hanım’ın söylediği gibi ilişki konuşulmaz; yaşanır. Öğrenimde de öğretmen ve ilişkinin yeri önemlidir; bilgi aktarımı bir ilişki, bir aktarım içerir. Bu öznel bir ilişkidir. Salt bilgi aktarımı ile eğitim ya da ilişki mümkün değildir.

Agalma, transfer seminerinde öznenin karşıda bulduğu, Başka’ya yerleştirdiği bir mücevherken artık yer değiştirmiş olabilir mi? Ya da yerini kaybetmiş olabilir mi? Bu imaj çağında agalma’ya ne oldu? Birey imajlarıyla görünür olurken öznellik kayboluyor. Hipergörünürlük ve  yok oluş arasında ince bir çizgi var. 

Lacan transfer seminerinde aphanisis’ten bahsediyor. Aphanisis, yok oluş, kayboluş anlamına gelir. Burada mesele arzunun yok oluşudur. Lacan, kastrasyon kompleksinin özneyi aphanisis’e sığınmaya ittiğini söyler; yani özneyi arzusunu cebine koymayı zorladığını. Başka bir deyişle; arzunun yaratacağı eksiklikten yani kastrasyondan kaçmak için arzuyu geri çekmek. Özne arzulamaktan değil yok olmaktan korkar. Peki ya bunca yok olma, hayalet olma, ghosting söz konusuyken; öznenin muhattabı yok olduğunda kendi yok oluşuyla da baş başa kalan özne için “ben ne istiyorum” sorusu ne alemdedir? Günümüzde Başka ile değişen ilişki, değişen söylem, benzerler  üzerinden farklılığa yer olmayan söylemler özneleri aphanisis’e mi sürüklüyor? Tüketim mantığının buna alan açtığı aşikar: “o değilse diğeri, bu da değil, şuna da bir bakayım” şeklinde seçim yapmayı demode hale getiren pratikler söz konusu. 

Lebrun, öznenin arzulayabilmek için zorunluluğa boyun eğmek ile başka’yı jouissance’a ulaştırmak için zorunluluğa boyun eğmek arasındaki farkı işaret eder ve bu farkın ayırt edilebilmesini. Başka’yı jouissance’a ulaştırmak adına tüketim nesnesi olan öznelerin bırakamadığı, vazgeçemediği jouissance söz konusu. En başında özne, arzuya ulaşmak için annesine duyduğu aşktan vaz geçer. Bir vazgeçiş, eksikliği yaşayıştır arzuya götüren. Fakat günümüzde aktarım için kurucu olan bu eksiklik yerine “tam olma” hayali “hemen olsun” diye pazarlanırken artık aktarım ilişkisinin kurulması zorlaşıyor. 

Aşk ve dolayısıyla aktarım söz konusu olduğunda Başka’ya yerleştirilen agalma, Lacan’ın Transfer seminerinde değindiği gibi,  her zaman imgelere gönderme yapmıştır; o  hep özel bir imge türüdür. Günümüzde agalma’ya ne oldu? Agalma’yı Başka’ya yerleştirebilmek için, aktarım için öznenin “orada bir şey var” diyebilmesi lazım; bugün bu platformlarda eksikliğin yaşanmasına, kastrasyona yer yok; hep başka bir seçenek var; o terapi değilse öbürü; öbürü de değilse chatgpt vs… Jouissance’ların garanti altında olduğu fakat öznelliğin ise tüketim nesnelerine dönüştürülme çabasının maçı alıyor gibi gözüktüğü bu çağda özneye düşen nedir? Arzusunu cebine koymadan arzusuna dayanabilecek midir?

Kaynakça

Coron, Olivier. « La parole est-elle soluble dans le numérique ? », 13 février 2024, Association Lacanienne Internationale. 

Dimitriadis, Yorgos. « Le concept de la nouvelle économie psychique de Charles Melman. Prémices et origines de la notion », 12 avril 2024.

Lacan. Le Transfert. Livre VIII du Séminaire (1960-1961). Paris : Éditions du Seuil, 1991.

Lebrun. Une perversion ordinaire. Toulouse : Érès, 2007.

Melman. « Freud et Lacan : l’amour et le désir », conférence, 2 septembre 2025.

Melman. « La dissolution du Grand Autre et ses conséquences ».

Melman. L’homme sans gravité. Jouir à tout prix. Paris : Denoël, 2002.

Roth, Thierry. « Sites de rencontres ? », 20 octobre 2010, Association Lacanienne Internationale.

Freud-Lacan Psikanaliz Derneği- ALI Turquie

Colloque psychanalytique du printemps 2026 – Le transfert

6-7 Juin 2026

Dans quel monde est le transfert ? *

Ayça Korkmaz

*Traduit à partir du texte original de l’intervention au colloque par Sezin Aydoğ et Melis Hürdana.

Dans son Séminaire sur le transfert, Lacan fonde l’amour et, par conséquent, le transfert, à partir de cette parole de Socrate :

« Celui qui désire, désire ce qui n’est pas prêt à sa disposition, ce qui n’est pas présent, ce qu’il n’a pas, ce qu’il n’est pas lui-même, ce dont il manque. Voilà les choses dont le désir et l’amour ont pour objet. » — Platon, Le Banquet, 200e ; cité par J. Lacan dans Le Transfert, séance du 18 janvier 1961.

Autrement dit, l’amour et le transfert s’organisent autour du manque. Mais si l’on pense aujourd’hui aux applications de rencontre ou aux plateformes de psychothérapie en ligne, autour de quoi les relations s’organisent-elles sur ces plateformes ?

Selon l’expression de Melman, dans le cadre de la transformation culturelle actuellement en cours, dans quel monde sont les relations ? Avec la chute du Grand Autre, l’autorité est désormais du côté de celui qui parle ; avec la baisse de l’investissement psychique dans le savoir supposé au Grand Autre, l’investissement dans le transfert a également diminué. Par exemple, dans un dialogue qui commence sur une application de rencontre, il n’est plus nécessaire de passer par une rencontre en face à face pour arriver à un rendez-vous à domicile ou à la sexualité ; ou bien s’en étonner peut être perçu comme le signe d’une attitude conservatrice. Laissons de côté la relation transférentielle : nous parlons d’un espace, d’un monde, où la consommation de l’objet sexuel peut être considérée comme un droit. Dans ces espaces, chacun a le droit de satisfaire sa propre jouissance, quoi qu’il en soit. Je parle d’un discours qui ne laisse aucune place à l’Autre, qui n’ouvre aucun espace à la différence.

Les applications de rencontre sont aujourd’hui largement utilisées. Certes, certains s’y rencontrent et s’y marient, certains parviennent à faire évoluer leur relation. Mais nous savons que, le plus souvent, une économie de consommation y est à l’œuvre. Les utilisateurs deviennent eux-mêmes des objets de consommation, des images que l’on fait défiler vers la droite ou vers la gauche… Certaines rencontres restent confinées à l’application, c’est-à-dire à une communication qui disparaît soudainement après un bref échange ; ou bien à une communication qui s’évanouit, qui se volatilise après une ou plusieurs rencontres… Autrement dit, le ghosting. Les applications proposent même des recommandations sur les façons de faire face au « ghosting » auquel les utilisateurs sont confrontés dans diverses situations.

À tel point qu’il existe désormais une nouvelle forme de consommation façonnée par le besoin engendré par cette consommation compulsive : la consommation lente. Ces applications font la promotion du slow dating contre le speed dating. Elle n’autorise qu’une seule mise en relation toutes les douze heures ; lorsqu’une correspondance a été établie avec une personne, la page d’accueil reste fermée pendant douze heures. Elle promet que l’attention ne sera pas dispersée par d’autres profils et qu’une véritable conversation pourra avoir lieu. Elle met l’accent sur le temps, le réel et la confiance. Au lieu du défilement infini, elle promet, grâce à un nombre limité de correspondances quotidiennes, des liens de qualité, des rencontres significatives avec de vraies personnes, sans facteurs de distraction ; sans précipitation. Si l’on considère à rebours les promesses auxquelles elle renvoie, cette stratégie marketing se construit donc autour du besoin d’autre chose, de quelque chose de plus réel, à partir de pratiques qui donnent lieu à l’expérience d’une temporalité déformée, de l’irréel et de la méfiance.

Ghosting, lovebombing, gaslighting, situationship… de nombreux noms sont désormais attachés à ces espaces ou à ces nouvelles formes de relations. Des disparitions soudaines, des évaporations qui viennent brutalement faire échouer les fantasmes des sujets. En Turquie aussi, il existe une émission consacrée à cela : « Foton gitti » (“Ta photo a disparu/est partie.”). C’est dans cette émission que j’ai entendu le mot « évaporation ». Dans cette émission, on écoute l’enregistrement vocal anonyme d’une personne ghostée ; ensuite, la personne qui a ghosté est appelée au téléphone. D’abord diffusée sur une plateforme en ligne, cette émission vend désormais même des billets pour des événements en présentiel. Il s’agit donc d’une émission qui suscite une demande importante. Sur les réseaux sociaux, de nombreux comptes expliquant comment faire face à ce type de situation rencontrent également un grand succès. Autrement dit, le ghosting fait désormais partie de la vie quotidienne. Des personnes qui ne comprennent pas ce qui leur est arrivé lorsqu’elles sont ghostées et qui tentent de lui donner un sens. Les demandes adressées aux « conseillères du cœur » concernent désormais davantage ce type de questions. Les coachs de relation sont partout…

Ceux qui sont devenus des objets de consommation sont épuisés ; parce qu’ils sont consommés. Par exemple, sur l’une de ces applications de rencontre, il existe un article consacré à la gestion de l’épuisement lié aux applications de rencontre. Cet article recommande de limiter le temps consacré au swiping, de se concentrer simultanément sur seulement quelques conversations afin de favoriser des liens significatifs et, en cas de sentiment d’épuisement, de se concentrer sur l’expérience plutôt que sur le résultat. D’autres articles portent sur la compréhension du ghosting et sur le self-love. Ainsi, les personnes vivent ici des blessures narcissiques, et l’industrie des applications de rencontre propose à ses clients les remèdes correspondants. Par exemple, il est écrit que, dans le monde contemporain des rencontres, il est facile d’avoir l’impression d’être une option parmi d’autres et que trouver quelqu’un qui non seulement désire mais aussi accorde de la valeur prend du temps. « Construisez un sentiment solide de vous-même en pratiquant le soin de soi, la réflexion sur soi et le respect de soi » (Build a strong sense of self by practicing self-care, self-reflection, and self-respect.), est-il affirmé avec une grande facilité.

Ces applications, d’un côté, ont trouvé le bug de la jouissance liée aux faiblesses des sujets concernant le fait de combler le manque, d’être complets, ou encore à l’investissement narcissique fondé sur une jubilation construite à partir des images, et elles ont bâti tout leur marché sur cette découverte ; mais de l’autre, elles proposent également un cadre éthique à travers divers textes portant sur les limites, le temps et les liens significatifs. Pourtant, toute montée a aussi sa descente. Plus l’investissement du sujet dans quelque chose d’imaginaire est important, plus il a un coût. Peut-on dire qu’il en est encore ainsi aujourd’hui ?

Melman affirme que la prise de conscience que le ciel est vide constitue un progrès et que les individus sont désormais contraints de se déterminer eux-mêmes. Mais, à l’époque de la consommation, avec les promesses d’une jouissance illimitée, comment les individus peuvent-ils se déterminer eux-mêmes, se protéger eux-mêmes, ou encore, comme le recommandent ces applications, se concentrer sur l’expérience lorsqu’ils ressentent de l’épuisement ? Ou bien cette focalisation sur l’expérience n’est-elle pas elle-même une illusion ? De nouvelles cages sont proposées à des sujets qui se débattent déjà dans la cage où les enferme la tromperie de l’image. Des sujets entraînés dans la quête de l’amour idéal, du meilleur partenaire, du meilleur sexe, de la liste des meilleurs, et qui s’épuisent tout en étant consommés… À l’époque de l’image, il ne faut qu’un instant pour que le sujet devienne lui-même le produit d’un marché. Les marques développent désormais les caméras frontales parce que les selfies sont devenus populaires ; ou bien, parce que les selfies dans le miroir sont eux aussi populaires, elles apposent leur propre marque sur les miroirs. Il est d’ailleurs intéressant qu’à un certain moment cela ait été nommé « miroir de selfie ». « Selfie ». Comment le fait de devenir un objet de consommation, en se transformant en produit marketing d’une marque à travers la jouissance procurée par la contemplation de sa propre image dans le miroir, affecte-t-il les sujets ? Si nous regardons comment nous rencontrons cela dans la clinique, nous voyons que le sujet en quête de l’amour idéal, tout en essayant de surmonter des blessures narcissiques, cherche, avec ses affects, des solutions imaginaires. Lorsqu’il est soudainement ghosté alors qu’il s’apprêtait à vivre l’amour idéal, il peut tenter de surmonter cette fragilité — qu’elle prenne la forme du sentiment de ne pas être désiré, de ne pas avoir de valeur, ou de tout autre élément issu de son propre fantasme — soit en cherchant une compensation auprès d’un autre partenaire et en demeurant ainsi dans ce cycle de consommation, soit en se retournant sur lui-même et en se débattant dans quelque chose de dépressif. À ce moment-là, aller en thérapie, ou encore « prendre une thérapie », selon cette nouvelle formulation, peut aussi devenir une option.

Désormais, aller en thérapie est aussi à la mode. La thérapie elle-même a pris place dans ce secteur de la consommation. À tel point qu’il existe de nombreuses plateformes de thérapie. Moi, je les appelle des « paniers de psychologues ». Alors que j’étais encore étudiante en licence, un ami ingénieur m’avait appelée pour me dire qu’il voulait créer une plateforme de thérapie en ligne dans le cadre d’un projet entrepreneurial. Nous ne nous étions pas entendus ; il trouvait étrange que je ne l’approuve pas et que je ne souhaite pas participer à ce projet, car pour lui il s’agissait d’un investissement financier tout à fait rationnel. Ces plateformes prélèvent des commissions très élevées auprès des thérapeutes. Les thérapeutes sont des clients, et ceux qui cherchent un remède à leur souffrance sont également des clients. Les entretiens préliminaires gratuits de quinze minutes ouvrent un espace où thérapeutes et « patients/clients » peuvent devenir des objets de consommation. Alors que les thérapeutes se plaignent des personnes qui prennent rendez-vous pour quinze minutes puis ne répondent pas à l’appel, ou qui réalisent l’entretien puis disparaissent, les patients souffrent quant à eux de la quête de l’idéal engendrée par ces choix infinis qui empêchent précisément de choisir parmi les options proposées. À cela s’ajoutent les forfaits de thérapie proposés comme des séances d’épilation laser. Par exemple, acheter dix séances à tarif réduit. Comment la logique commerciale consistant à fidéliser le client peut-elle fonctionner dans ce secteur ? Comment le fonctionnement du transfert peut-il être évalué dans le cadre de séances payées à l’avance en bloc ? Alors que le paiement opère une castration dans une relation transférentielle, le fait de payer en une seule fois à tarif réduit transforme le rapport du sujet à la dette ou à la castration en produit de marché. Ici encore, un manque constitutif de la relation se transforme en autre chose dans le cadre de l’économie de marché.

Il y a quelques jours, une amie m’a raconté avoir eu un entretien avec une psychologue proposée parmi les options de consultation à distance d’une compagnie d’assurance. Elle me disait avoir déjà suivi une thérapie pendant des années et avoir simplement voulu jeter un œil à cette offre sur la recommandation de son assureur. Après qu’elle se fut présentée à la psychologue, celle-ci lui aurait répondu : « Jusqu’à présent, on a tourné autour de votre problème ; on n’en est jamais allé à l’origine. Avec l’EMDR, nous pouvons régler cela en un an. » Mon amie m’a raconté que cette remarque l’avait mise en colère, qu’elle savait combien une thérapie pouvait être un voyage passionnant et qu’elle était étonnée que cette psychologue ne comprenne même pas qu’elle n’était pas réceptive à ce type de discours. Autrement dit, il ne faut qu’un instant pour que l’individu se retrouve sur la voie qui le transforme en objet de consommation. Dans ce marché capitaliste, comment les sujets trouveront-ils leur propre voie ?

Aujourd’hui, l’intelligence artificielle devient également une alternative à de nombreuses choses. Dans les séances, beaucoup d’entre nous ont probablement déjà entendu la phrase : « J’ai raconté mon rêve à ChatGPT. » ChatGPT est un espace où l’on cherche des réponses à bien d’autres questions que les rêves. Il apprend beaucoup de choses rapidement et efficacement ; il a été très bien entraîné pour la traduction ; par exemple, les traductions qu’il réalise aujourd’hui sont remarquables par rapport à celles qu’il produisait il y a seulement quelques mois. Mais, lorsqu’ils utilisent les applications d’intelligence artificielle, les utilisateurs deviennent eux aussi un produit participant au développement de cette intelligence artificielle.

Cependant, l’intelligence artificielle peut-elle saisir le sujet de l’inconscient ? Cela ne semble pas être le cas. Dans le Séminaire XI, Lacan affirme : « Le transfert est la mise en acte de la réalité de l’inconscient. » Ici, il paraît difficilement envisageable que l’adresse de cette mise en acte soit une intelligence artificielle. Le fonctionnement de l’intelligence artificielle repose sur la fourniture de savoir ; elle dit à l’être humain ce qu’il souhaite entendre ; elle occupe la position du sujet sachant. Or, le transfert requiert un manque ; il ne devient possible non pas à partir de la position du sujet sachant, mais de celle du sujet supposé savoir.

Les agents conversationnels d’intelligence artificielle tiennent également un discours politiquement correct. Le politiquement correct apparaît aujourd’hui comme un discours qui ouvre un espace à toutes les formes de liberté. Selon l’expression de Melman, il s’agit d’un nouveau code social selon lequel nous n’aurions pas le droit de critiquer la jouissance de quelqu’un. Dès lors que vous critiquez la jouissance d’autrui, vous vous retrouvez dans une position politiquement incorrecte. Aujourd’hui, le mot d’ordre de l’économie libérale consiste à garantir la jouissance de chacun. Désormais, chacun a le droit de satisfaire sa propre jouissance. Pensons, par exemple, aux couples qui enregistrent leurs relations sexuelles sur des plateformes telles qu’OnlyFans et en tirent un revenu. Même ce qu’il y a de plus intime peut désormais devenir un objet de consommation, et les consommateurs sont nombreux.

Si l’on considère les conséquences sociales de la découverte que le ciel est vide, on constate qu’en Turquie la proportion de déistes et d’athées augmente désormais dans les lycées religieux. À mesure que l’influence d’un discours religieux susceptible de contenir les individus et de réguler leurs pulsions diminue, des transformations morales et sociales deviennent observables. Si l’on poursuit cette réflexion à partir des plateformes, on voit apparaître dans l’industrie pornographique mondiale la prolifération des contenus « step-… » : belle-mère, demi-frère ou demi-sœur. Il y a là une sorte de retour vers le primitif. Où se situent les limites de la liberté apportée par l’économie libérale ? Ou bien existe-t-il seulement de telles limites ?

Le fait que le savoir soit devenu facilement accessible, que les personnes ou les plateformes occupant la position du sachant soient exposées à la vue de tous, tend à faire obstacle à la mise en scène de l’inconscient du sujet. Le transfert se produit vers le sujet supposé savoir, à travers la médiation du manque ; le désir se nourrit de la circulation. Or, dans cette économie des plateformes, alors que le sujet sachant est engagé dans une transmission de connaissances, il n’y a de place ni pour le manque ni pour le transfert. La transmission du savoir n’est pas identique à la communication d’informations. Comme l’a également souligné Oliver Coron, aucun enfant n’a jamais appris une langue devant la télévision ; une langue ne s’apprend pas, elle se parle. Ou encore, comme le dit Derya Gürsel, une relation ne se parle pas ; elle se vit. Dans l’apprentissage aussi, la place de l’enseignant et de la relation est essentielle ; la transmission du savoir implique une relation, un transfert. Il s’agit d’une relation subjective. Ni l’éducation ni la relation ne sont possibles par la seule transmission d’informations.

L’agalma, qui dans le Séminaire sur le transfert est ce joyau que le sujet trouve chez l’autre et qu’il place dans l’Autre, a-t-il aujourd’hui changé de place ? Ou bien a-t-il perdu sa place ? Qu’est-il advenu de l’agalma à l’époque de l’image ? Alors que les individus deviennent visibles à travers leurs images, la subjectivité se perd. Il existe une ligne ténue entre l’hypervisibilité et la disparition.

Dans le Séminaire sur le transfert, Lacan parle de l’aphanisis. Aphanisis signifie disparition, effacement. Il s’agit ici de la disparition du désir. Lacan affirme que le complexe de castration pousse le sujet à se réfugier dans l’aphanisis ; autrement dit, qu’il le contraint à mettre son désir dans sa poche. En d’autres termes, pour éviter le manque que produirait le désir, c’est-à-dire la castration, le sujet retire son désir. Le sujet ne craint pas de désirer ; il a peur de disparaître. Mais alors, à une époque où les disparitions, les effacements, les fantomatisations, le ghosting sont omniprésents, qu’en est-il de la question « que veux-je ? » pour un sujet qui, lorsque son interlocuteur disparaît, se retrouve également confronté à sa propre disparition ? Le rapport transformé à l’Autre, le discours transformé, les discours fondés sur les semblables et ne laissant aucune place à la différence conduisent-ils aujourd’hui les sujets vers l’aphanisis ? Il est manifeste que la logique de consommation ouvre un espace à cela : nous avons affaire à des pratiques qui rendent démodé le fait même de choisir — « si ce n’est pas celui-là, ce sera un autre ; et si ce n’est pas lui non plus, regardons encore celui-ci ».

Lebrun souligne la différence entre se soumettre à une nécessité pour pouvoir désirer et se soumettre à une nécessité afin de conduire l’Autre à la jouissance ; il insiste sur l’importance de pouvoir discerner cette différence. Nous sommes confrontés à une jouissance que les sujets, devenus des objets de consommation au service de la jouissance de l’Autre, ne parviennent pas à abandonner, à laquelle ils ne peuvent renoncer. Au commencement, le sujet renonce à l’amour qu’il porte à sa mère afin d’accéder au désir. C’est un renoncement, une expérience du manque, qui conduit au désir. Mais aujourd’hui, alors que l’on commercialise le fantasme d’être complet, de « l’obtenir immédiatement », à la place de ce manque constitutif du transfert, l’établissement même de la relation transférentielle devient plus difficile.

Lorsqu’il est question d’amour, et donc de transfert, l’agalma placé dans l’Autre a toujours renvoyé à des images, comme le souligne Lacan dans le Séminaire sur le transfert ; mais il s’agit toujours d’un type d’image particulier. Qu’est-il advenu aujourd’hui de l’agalma ? Pour pouvoir placer l’agalma dans l’Autre, pour qu’il y ait transfert, le sujet doit pouvoir dire : « il y a là quelque chose ». Or aujourd’hui, sur ces plateformes, il n’y a pas de place pour l’expérience du manque, ni pour la castration ; il y a toujours une autre option : si ce n’est pas cette thérapie, ce sera une autre ; si ce n’est pas celle-là non plus, alors ChatGPT, etc. Dans cette époque où les jouissances semblent garanties tandis que les efforts visant à transformer la subjectivité en objet de consommation paraissent remporter la partie, qu’incombe-t-il encore au sujet ? Pourra-t-il soutenir son désir sans mettre son désir dans sa poche ?

BIBLIOGRAPHIE

Coron, Olivier. « La parole est-elle soluble dans le numérique ? », 13 février 2024, Association Lacanienne Internationale. 

Dimitriadis, Yorgos. « Le concept de la nouvelle économie psychique de Charles Melman. Prémices et origines de la notion », 12 avril 2024.

Lacan. Le Transfert. Livre VIII du Séminaire (1960-1961). Paris : Éditions du Seuil, 1991.

Lebrun. Une perversion ordinaire. Toulouse : Érès, 2007.

Melman. « Freud et Lacan : l’amour et le désir », conférence, 2 septembre 2025.

Melman. « La dissolution du Grand Autre et ses conséquences ».

Melman. L’homme sans gravité. Jouir à tout prix. Paris : Denoël, 2002.

Roth, Thierry. « Sites de rencontres ? », 20 octobre 2010, Association Lacanienne Internationale.

Bu yazı yorumlara kapalı, ama geri izlemeler ve pingback'ler açık.